ADİL YARGI -14-

İ.Ü. Hukuk Fak. Öğr. Üyesi Prof. Dr. Cemal Şanlı

ALTUĞ BERKER: Hayırlı günler sayın izleyicilerimiz. Adil Yargı programımızda Avukat Ceyhun Gökdoğan ile birlikte bugünkü konuğumuz Prof. Dr. Cemal Şanlı. Efendim hoş geldiniz programımıza. Biz de sizin çalışma ofisinize hoş geldik. Lütfettiniz, bizi kabul ettiniz.

Sayın Şanlı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Uluslararası Özel Hukuk Öğretim Görevlisi. Aynı zamanda Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu üyesi. Sizin branşınız tabii uluslararası özel hukuk, tahkim. Doktoranızı Londra'da yaptınız değil mi? Ben yanlış hatırlamıyorsam. Türkiye'de hukuk gelişiyor. Sizin alanınızda Türkiye'de durum nasıl? Yani uluslararası özel hukukta, tahkimde, uluslararası uyuşmazlıkların çözümünde mesela örneğin.

PROF. DR. CEMAL ŞANLI: Evet. Şimdi itiraf etmek lazım ki uluslararası özel hukuk alanında Türkiye iyi bir noktada. Seneler evvel benim talebelik yıllarımda uluslararası özel hukuk konusunda çok eski bir kanun vardı. ‘Memalik-i Osmaniye'de mukim ecanibin hakkı ve zaifine dair kanunu muvakkat’ diye Osmanlı Devleti'nin son döneminde çıkarılmış bir kanun. Bu kanun Türkiye'deki yabancıların hukuki durumlarını tanzim eden dört maddelik çok mühim bir kanundu. Bu 1981-82 yıllarına kadar yürürlükte kaldı. 1982'de MÖHUK dediğimiz Milletler Arası Özel Hukuk ve Usül Hukuk hakkında kanun ilk defa yürürlüğe girdi ve bu kanunla Türkiye'nin uluslararası özel hukuk alanı ciddi şekilde modernize edildi.

Yani diyebilirim ki hukuk disiplinleri içerisinde en iyi gelişme, ilk ve en iyi gelişme uluslararası özel hukuk alanında olmuş. Fakat tabii bu sorunuz iki bölümden ibaret. Birincisi uluslararası özel hukuk alanı. Bununla alakalı bunları söyleyebiliriz. İkincisi ise uyuşmazlıkların çözüm yöntemleri konusunda Türkiye'nin durumu nedir? Anladığım kadarıyla sorunuzun ikinci kısmı bununla alakalı. Bu çok mühim bir alan.

Maalesef Türkiye'de özellikle adalet bakanları değiştiği zaman, yeni bir adalet bakanı geldiğinde hep şunu işitiriz; bir, yargı reformu yapacağız. Herkes sevinir, özellikle senelerce süren davaların o sıkıcı atmosferi altında ezilen insanlar. Hay Allah, yeni bakan bir reform yapacak, bizim davalar çok kısa bir sürede bitecek, biz adalete erişeceğiz. Bakanlar, reform yapacağız, yargı reformu yapacağız, lafının arkasından yaptığı açıklamalardan yargı reformundan kastettiklerinin hakim sayısını, savcı sayısını arttırmak, adliye binalarını büyütmek olduğu anlaşılmıştır ve bugüne kadar bu böyle devam etmektedir.

Oysaki uyuşmazlıkların adilane insancıl metotlarla çözülmesi toplumsal barış bakımından fevkalade önemli bir husustur. Bugün dünya üzerinde hukukçuların iştigal alanlarından, tabii sadece hukukçu değil, hukukçuların, sosyologların, psikologların, toplum bilimiyle uğraşan kesimlerin ciddi şekilde üzerinde kafa yordukları bir alandır. Çünkü uyuşmazlıklar toplumsal barışı derinden zedeleyen, derinden çürüten sosyal olgulardır. Bunun tamir ve tashihi toplumsal barış bakımından, kardeşlik değerlerinin derinleştirilmesi bakımından fevkalade önemlidir. Bu sebeple bugün dünyada devletler buna çok ciddi finansmanlar ayırmakta ve ciddi bilim adamları bu iş üzerinde kafa yormaktadır. Bu konuda Türkiye maalesef bu gelişmelerin gerisindedir.

Şöyle ki; İlk defa 1982-83'lerde Amerika'da devlet federal adalet bakanlığı çok geniş kapsamlı Amerika'da bir kamuoyu araştırması yapıyor ve şunu soruyor binlerce insana: Amerika'daki adaletten memnun musun? Çok büyük bir kitlenin cevabı olumsuz oluyor. Hayır, memnun değiliz. Adalet çok hantal. Mahkemeler fevkalade hantal, pahalı ve geç işleyen bir adalet var. Adalet Bakanlığı bu sonuç karşısında irkiliyor ve komisyonlar kuruyor. Amerika'da ve dünyanın muhtelif yerlerinde bilim adamlarına, hukukçular ve sosyologlar başta olmak üzere yüzlerce bilim adamına bu konuda çalışma yaptırıyor, raporlar hazırlatıyor.

Bu resmi yargı dediğimiz, devlet yargısındaki hantallık, bürokratik bürokrasiden nasıl kurtuluruz ve vatandaşın arzu ettiği hızlı bir adalete nasıl erişiriz? Bununla alakalı ciddi çalışmaları yaptırıyorlar ve sonuçta ADR dediğimiz, Alternative Dispute Resolution kelimelerinin kısaltılmışı olan alternatif ihtilaf çözme teknikleri diye ciddi projeler ortaya çıkıyor ve sonra Amerika, Birleşik Devletleri bunları yasalara bağlıyor. Yani ADR yasaları dediğimiz alternatif ihtilaf çözme yasaları çıkarıyor.

Mesela mahkemeye gittiğiniz zaman mahkeme diyor ki, önce uzlaşmaya icbar ediyor sizi. Uzlaşmadan geçmenizi sağlıyor. Sonra yasalarla uzlaşma kurulları oluşturuluyor. Bunların yetkileri düzenleniyor. Bunların verdikleri kararların bir mahkeme kararı hüküm ve kuvvetinde olduğu yasalara giriyor. Sonuç itibariyle hukuk sistemi uzlaşma tekniklerini ciddi şekilde teşvik ediyor ve hatta bir noktada icbar ediyor. Yani uzlaşmayı devlet kendi çıkardığı yasalarla kurumsallaştırıyor.

Bunun yanında, hukukçuların çok aşina olduğu tahkim dediğimiz usulü yaygınlaştırıyor. Mesela bizim mahkemelerimizde binlerce dosyanın yığıldığı pek çok ihtilaf Amerika'da çok kısa sürede, birkaç saatte, birkaç günde uzlaştırma veya tahkim dediğimiz resmi yargının dışındaki kurumlar tarafından çözülmektedir.

Mesela en tipik örneklerinden bir tanesi bizde şu an binlerce gariban, zavallı, emeğiyle geçinen işçinin kıdem tazminatından, ihbar tazminatından, iş akdinden vs. doğan talepleriyle ilgili iş davaları dediğimiz davalar mahkemelerde görülmektedir ve bu binleri bulmaktadır. Bu davalar Amerika'da tahkim yoluyla çözümlenmektedir. Ve iş davalarının yüzde 70-75'i uzlaştırma dediğimiz yolla, tahkim dediğimiz yolla tasfiye edilmektedir.

Bakın Türkiye'de Yargıtay'ın çok eski verdiği, geliştirdiği, mustakar hale getirdiği içtihatlara bağlı olarak iş davalarında tahkim yolu kapatılmıştır. Gerekçesi; işçinin korunması gerekir. Bunu ancak devlet hakimi koruyabilir. Tahkimde bu koruma gerçekleşmeyebilir endişesiyle yani zayıf tarafı korumak düşüncesiyle tahkim yolu iş davalarında kapatılmıştır.

Oysaki, bakınız işte Amerika başta olmak üzere pek çok ülkede iş davaları tahkim veya uzlaştırma yoluyla tasfiye edilmekte ve kıdem tazminatı bekleyen, ihbar tazminatı bekleyen, işte haksız şekilde sözleşmesi feshedilen işçinin beklediği tazminatlar çok kısa sürede 10 günde 15 günde, bilemediniz bir ayda işçi bu hakkına ulaşabilmektedir.

Tabii bu o toplumda ciddi bir sosyal barışa katkı sağlamaktadır. Amerika'da bu 84-85'lerdeki yasalar düzeyindeki tahkim ve uzlaştırmanın resmi yargıya alternatif olarak geliştirilmesi ve yüzlerce binlerce ihtilafın mahkemelerden alınıp buralara tevzi edilmesi suretiyle Amerikan yargısı çok ciddi şekilde bugün rahatlamıştır.

Devlet mahkemelerinde çok rafine davalar, çok çetrefil, çok zor, fevkalade kronik ihtilaflar devlet yargısının uhdesinde kalmıştır. Bahsettiğim gibi iş davaları gibi, kira davaları gibi sıradan, çok ciddi bir hukuki analiz gerektirmeyen, çok ciddi menfaatlerin tartışma konusu olmadığı alelade ihtilaflar dediğimiz ihtilafların hemen hemen tamamına yakın bir kısmı bu ülkelerde dostane çözüm yolları veya insancıl, barışçıl çözüm yolları dediğimiz uzlaştırma, ara buluculuk veya tahkim dediğimiz usullerle tasfiye edilmektedir. Türkiye buna maalesef hala yabancıdır ve Türkiye bunları hala yasal bir düzene kavuşturamamıştır.

Kıta Avrupası hukukunda, Türkiye dahil, kıta Avrupası hukukunda bu usul çok iyi bilinmemektedir. Hukuk eğitimi almış bizler, mesela biz bu eğitimi almadık. Kendine özgü nitelikleri olan bir iştir bu çapraz sorgulama.

Şimdi gerek lisan konusunda, tabii bu yargılamalarda umumiyetle değil, benim bildiğim bütün uluslararası tahkim yargılamaları İngilizce cereyan etmektedir son 30 yıllık zaman zarfında. Şimdi bu yargılamaların İngilizce cereyan etmesi ve usul olarak çapraz sorgu esasına bağlı olması sebebiyle, bu yargılamalarda Amerikan hukuk büroları çok etkin rol oynamaktadır. Türkiye dahil Türkiye gibi ülkelerde gerek şirketler gerekse devlet kurumları herhangi bir uluslararası tahkim davasına maruz kaldığı zaman, yapacağı ilk şey Amerika'dan bir hukuk bürosuyla işbirliği yapmak suretiyle bu işe hazırlanmak ve maalesef yapılan da bu olmaktadır ve bu konuda önemli avukatlık ücretleri, önemli kaynaklar Amerikan hukuk bürolarına bu yolla transfer edilmektedir.

Bu konuda maalesef Türkiye bugüne kadar ciddi bir tavır geliştirmiş değildir. Mesela ben İstanbul Hukuk Fakültesi'nde baya bir 10 senedir uluslararası tahkim dersleri veriyorum. Yüksek lisans ve doktora seviyesinde. Muhtelif vesilelerle karşılaştığımız bakanlara, müsteşarlarımıza da bunu söylüyorum. Diyorum, sizlerin ihtiyacı oluyor. Hukuk müşavirlerinizden uygun bulduğunuz bir, iki, üç tanesini avukatlarınızdan birkaç tanesini bu derslere gönderin de bir şeyler öğrensinler. Bugüne kadar hiçbir Allah'ın kulu bu derslere itibar etmedi. Ki bunlar ücretsiz bizde biliyorsunuz. Avrupa'daki gibi işte dönemi 8 bin euro, 7 bin euro paralar istenmiyor. Ücretsiz. Ona rağmen bu derslere de iltifat etmediler.

Biraz evvel söylediğim gibi uluslararası tahkim enstitüleri, uluslararası tahkim kurumları mevcut olmadığı için bunun bir eğitimi de ayrıca yapılmamakta ve bu konuda çok geride kaldığımızı, bunun ciddi zararını gördüğümüzü söyleyebilirim.

Ancak bu vesileyle bir hususu daha ifade edeyim. İyi bir gelişme olarak belki bunu kaydedebiliriz. Son birkaç yıldır Türkiye'de İstanbul'da uluslararası tahkim merkezi kurulması çalışmaları yürütülüyor. Bu bir taslak olarak bugün hazırlanmış vaziyette. Bunun tam adı, ‘İstanbul'da bir uluslararası tahkim merkezi kurulması hakkında kanun tasarısı.’ Zannediyorum önümüzdeki birkaç ay içerisinde bu genel kurula geleceğini tahmin ediyorum. Bu mevcut hükümetler tarafından ciddiye alınan bir konu. Özellikle İstanbul'da işte bir finans merkezinin kurulması projesinin bir parçası olarak bu düşünülüyor.

Tabii İstanbul gerçekten de uluslararası tahkim bakımından önemli bir merkez olabilir. Alt yapı olarak hukuki zemin itibariyle, biraz evvel arz ettiğim gibi, hukuk muhakemeleri usulü kanunundaki yeni modern tahkim düzenlemeleri, hakeza 2001'de çıkan 4686 sayılı milletler arası tahkim kanunu, iki yerel tahkimi ve uluslararası tahkimi düzenleyen iki hukuki düzenleme, uluslararası tahkimin hukuki rejimini oluşturması bakımından oldukça iyi olduğunu söyleyebiliriz. Geriye bir kurumsallaşma, örgütlenme kısmı kalmaktadır. İşte bu bahsettiğim kanunla İstanbul'da böyle bir uluslararası tahkim merkezi düşünülüyor.

Bu merkez, Batı ile Doğu memleketleri arasındaki, Doğu, Türki Cumhuriyetler ile Batı memleketleri arasındaki uluslararası ticari ve ekonomik uyuşmazlıkların çözümünde rol alabilir, İstanbul'daki uluslararası tahkim merkezi. Ama bu merkez kurulduğu gün bunlar gerçekleşecek diye bir beklenti içerisine de girmemek lazım.

CEYHUN GÖKDOĞAN: Aslında bir gerekliydi Hocam. Eğer bir finans merkezi iddianız varsa tahkim iddianız da olmalı. Çünkü dünyanın her yerinde finans merkezi olarak adlandırılan ülkelerde veya şehirlerde mutlaka bir tahkim heyeti veya tahkim hakemleri oluyor mutlaka.

PROF. DR. CEMAL ŞANLI: Tabii, bunu kurmadığınızda siz yabancı memleketlerden hangisinde tahkim olmalı? Bunun tartışmasını yapıyorsunuz. Cenevre'ye mi gidelim? Zürih'e mi gidelim? Viyana'ya mı gidelim? Moskova'ya mı gidelim? Londra'ya mı gidelim? Oysaki bunu kurduğunuz zaman alternatiflerden biri de İstanbul olacak. Yani yabancı tarafa veya iki taraf yabancı, İstanbul'daki uluslararası tahkim merkezine götürelim bu ihtilafı tartışmasını, yapma imkanına sahip olacaksınız. Yoksa siz sadece yabancı ülkelerden biri üzerinde bir tartışma yapacaksınız.

CEYHUN GÖKDOĞAN: Finans merkezi iddiasının inandırıcılığı tahkim merkezinin olmasıdır Hocam.

PROF. DR. CEMAL ŞANLI: Kesinlikle ama ifade ettiğim gibi, tabii bunun kurulması demek bu kurulduğu günden itibaren bu fevkalade sonuçlar ortaya koyacak demek değildir. Uluslararası tahkim merkezleri zaman içerisinde bir performansıyla insanlar tarafından değerlendirilecek. Yani bir repütasyon elde edecekler. Verdikleri adil, doğru, mufassal, çok ciddi analizlere dayanan iyi kararlar verdikleri ölçüde o kurum derinlik kazanacak ve uluslararası ticaret ve ekonomi camiasında benimsenen, arzu edilen bir ihtilaf çözme müessesesi olarak kendisini kabul ettirmiş olmuş.

ALTUĞ BERKER: İstanbul başka bir hukuki sözleşmenin de temelini, adını alan bir şey olmuştu. İstanbul Platformu, 1999 yılında. Şimdi İstanbul'u çok anınca, insan hakları ve işkence konusunda uluslararası bir sözleşmenin adı İstanbul Platformu oldu. Şimdi şu anda yürütmedeki iradeyi görüyoruz. Yani insan hakları ve işkence konusunda bir tolerans olmadığına dair onların bir iradesini görüyoruz ama henüz bu yargıya yeteri kadar yansımadı Hocam. Aynı iradeyi yargıda da görmek istiyor Türkiye.

PROF. DR. CEMAL ŞANLI: Türkiye'nin zaten problemi kanunlar, anlaşmalar değil. Türkiye ile Fransa'nın, Almanya'nın, Amerika'nın, İtalya'nın vs. taraf olduğu uluslararası antlaşmalar ve kabul ettiği yasalar farklı değil. Mühim olan fark uygulamada ortaya çıkıyor. Uygulama çok mühim. Uygulama dediğinizde tabii bu hukuk normlarını vakıalara tatbik edecek, olaylara tatbik edecek olan hakim ve savcıların eğitim düzeyleri. Bugünkü dünyayı algılama biçimleri, algılama yetenekleri, hak ve özgürlüklerden. İnsan haklarından, işkenceden bahsettiniz. Bunları ne kadar içselleştirmiş hukukçumuz? Bunları ne kadar benimsemiş? Sahip olduğu kişisel, ideolojik etkilerden ne kadar sıyırılabilmiş? Hakimlik çok kolay bir iş değil ki. Hakim olabilmeniz için çok önemli içsel ve dışsal özelliklere sahip olmanız lazım. Çok iyi bir eğitim almış olmanız lazım.

Maalesef Türkiye'deki hukuk eğitimi de çok arızalı. Hukuk eğitimimizin içinde kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu sağlığı, kamu yararı gibi devleti örgüleyen, devletin menfaatlerini, bireysel menfaatlerin ve bireyin üzerinde tutan kavramlar hala çok hakim durumda. Böyle bir eğitim veriyoruz çocuklarımıza. Böyle bir eğitim alıyoruz hukuk eğitimi aldığımız zaman. Bir şeyi söylüyoruz. Şu şu şu haklardan bahsediyoruz, şu özgürlüklerden bahsediyoruz, altında diyoruz ki “ancak” kamu güvenliği, kamu sağlığı, devletin şu şu menfaatleri, bahis konusu olduğu zaman o bütün verdiklerimizi geri alıyoruz.

Buradan belki şunu söyleyebiliriz bir cümle olarak; Bugün hala Türkiye'de cari olan hukuk fakültelerindeki eğitimin fevkalade devletçi olduğunu, bireysel özgürlüklerin çok üçüncü-beşinci sırada okutulduğunu söyleyebiliriz. Tabii böyle bir eğitim alarak yetişen ve kürsüye çıkan hakim arkadaşımız da onun kararlarına, onun meseleleri değerlendirme tarzına, hak ve özgürlükler meselesine yaklaşımını büyük ölçüde aldığı bu eğitim etkiliyor.

Tabii onların yani psikolojisini bakımı anlamak mümkün ama tabii benim söylediğim daha genel. Yani mutlaka o insanların uzun yıllar öyle bir mahkemede o patolojik olaylar karşısında kişiliklerinin, düşünce biçimlerinin, reflekslerinin etkilenmeyeceğini söyleyemeyiz. Benim söylediğim tabii daha umumi bir şeydir.

ALTUĞ BERKER: Terörle mücadele konusunda ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı bizim gibi o hassasiyeti hakimlerimizin, hukukçularımızın da göstermesi gayet doğal. Ama bunun diğer alanlarda insan hakları, özgürlükleri ve bilhassa işkence konularında yerleşik bir zihniyet vardı yani 99-2000 yılları arasında özellikle. Çok fazla uygulamadan dolayı, Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde çok fazla aleyhine karar oluştu. Hatta bu konuda bir numarayız şu anda yani o aleyhte karar çıkması konusunda. Bunların düzelmesini zamanında bekliyoruz. Yargıya bu düzen esas oturmasını bekliyoruz.

PROF. DR. CEMAL ŞANLI: Tabii burada bu fikir ve düşünce özgürlükleri konusunda ilk karar, ilk mühim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de değil, hatta komisyonu Handyside kararıdır. Bir İngiliz vatandaşıyla alakalı karar. Bu kararda şu tespit edilmiştir; Fikir ve düşünce özgürlüğü mevcut rejimi, mevcut cari ideolojiyi, resmi ideolojiyi okşayan, onun doğrultusunda konuşma yapmak, açıklama yapmak değildir. Fikir ve düşünce özgürlüğü kurulu düzeni eleştiriyi de kapsar. Esas fikir ve düşünce özgürlüğünün tanınıp-tanınmadığı orada ortaya çıkar. Yoksa mevcut durumu öven şeyler bir fikir ve düşünce özgürlüğü değildir.

Şimdi bu konuda yani devletin eleştirisi, devlet kurumlarının eleştirisi, hukuk sisteminin eleştirisi hatta ciddi eleştirisi, tarihimizin eleştirisi, geçmişimizin eleştirisi bu konuda henüz daha bir şeye ulaşmış değiliz. Buna uygun bir modda değiliz. Oysaki fikir ve düşünce özgürlüğünün önünde bu çok ciddi bir engeldir. Ama zaman içerisinde bunlar kolay olacak şeyler değil.

CEYHUN GÖKDOĞAN: Hala kanunlarımız var Hocam. TCK 288-301 gibi. İfade özgürlüğüne birebir taban tabana zıt olan kanunlarımız var. İnsanlar herhangi bir konuda açıklama yaptılar diye bir dava tehdidiyle karşı karşıya kalabiliyorlar. Bunlarla ilgili de muhakkak bir düzenleme yapılması gerekiyor.

ALTUĞ BERKER: Evet efendim. Programımızın sonuna geldik. Eğer eklemek istediğiniz başka bir şey varsa..

CEYHUN GÖKDOĞAN: Hocam konuşmasının başında çok güzel bir noktaya temas etti. Ben onu biraz açmak istiyorum. Alternatif uyuşmazlık yollarının gerçekten çok büyük etkisi var, önemi büyük. Bunun önemi şu; asıl şey hakimler üzerindeki dava baskısının hafifletilmesi. Geçen sene bakıyoruz, Yargıtay’ımız 1 milyon civarında dosyayı karara bağlamış. 2 dakikada bir karar vermiş. Şimdi bir milyon tane dosyanın karara bağlandığı bir ortamda o dosyaların tamamen incelendiği, hukuka uygun bir şekilde değerlendirildiğini düşünmek biraz safiyane bir şekilde şeylik olur.

PROF. DR. CEMAL ŞANLI: Bunları dakika olarak zaten bölüp-parçalarsanız o süre içerisinde sağlıklı bir analiz yapıldığını söylemek mümkün olmayacaktır. Hesap meselesi, çok basit bunun cevabı. Doğru tabii. Fakat burada tabii şöyle bir problem de var; Yüksek mahkeme veya hakimlerimiz bu alternatif ihtilaf çözme usulleri dediğimiz usullere ne kadar açık? Resmi yargı mensupları çok iyi gözle bakmıyorlar bu gelişmelere. Onlar kendi hakimiyetlerinin, kendi güçlerinin, kendi yargılama otoritelerinin parçalandığı, ellerinden alındığı gibi bir hisle, bir psikolojiyle bunlara yaklaşıyorlar ve bunların işe yaramayacağına, bunların çok ciddi yarar sağlamayacağı konusunda kanaat ısrar ediyorlar. En azından ben pek çok hakim arkadaşım böyle bir tavrına rastladım. Tabii bu da bu müesseselerin gelişmesinin önündeki önemli engellerden bir tanesi.

CEYHUN GÖKDOĞAN: Bir yandan karşı çıkarken bir yandan ağır iş yükü artışından şikayet var.

PROF. DR. CEMAL ŞANLI: Burada böyle bir paradoksal durum var. Yani bir taraftan hem iş yükünden şikayet ediyorsunuz, bir taraftan da bu iş yükünün dağıtılmasına itiraz ediyorsunuz. Ama şu bir vakıadır; Tahkimin ve ara buluculuk veya uzlaştırma dediğimiz müesseselerin gelişmesi önemli ölçüde hakimlerin müsamahası altında gelişecektir. Onlar bu işe müsamaha gösterdikleri ölçüde bunlar gelişecektir.

ALTUĞ BERKER: Evet, Hocam çok teşekkür ederiz.

PROF. DR. CEMAL ŞANLI: Estağfurullah ben teşekkür ediyorum.

ALTUĞ BERKER: Sayın Prof. Dr. Cemal Şanlı'nın ofisinde gerçekleştirdiğimiz Adil Yargı programımızın sonuna geldik. Yeni bir programda görüşmek üzere. Hayırlı günler efendim. 
 

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500