HARİKA BİLİM - 12. BÖLÜM
Yeni bir harika bilimle karşınızdayız. Sizler için birbirinden güzel konular hazırladık. Evreni koruyan kahraman yeşil fenerlerden, göz ve beynin mükemmel koordinasyonuna, köpek balığı saldırısından, bir aileyi 45 dakika boyunca koruyan kahraman yunuslardan, 2,5 santimetrelik boyuna rağmen dünyanın en tehlikeli canlısı unvanını almaya hak kazanan minik kurbağalara kadar yepyeni ve şaşırtıcı konularla karşınızdayız.
GÖZLERİMİZ
Gözlerimizle başlıyoruz. Dünyaya açılan penceremiz. Gözlerimizden gelen bilgi sizce ne kadar güvenilir? Birçoğunuz gördüğünüz görüntünün gerçekliğinden hiçbir zaman şüphe etmemiş olabilirsiniz. Oysaki bugün bilim insanları gözlerimizin sunduğu bilgi ve beynimizde oluşan bilginin birbirinden son derece farklı olduğunu söylüyor. Nasıl mı? İzleyelim.
Modern nörobilim tüm algılarımızın birer yanılsama olduğunu söylüyor. Çünkü dünyayı hiçbir zaman direkt olarak algılayamıyoruz. Diğer bir deyişle, beyin duyularımızdan gelen ham bilgiyi işliyor ve yorumladıktan sonra bize yeni bir dünya sunuyor.
Örneğin şu an etrafınıza baktığınızda üç boyutlu bir görüntü görüyorsunuz. Oysa beyninize gözlerinizden ulaştırılan dünya görüntüsü iki boyutlu, yani dümdüz. Ama beyniniz muhteşem bir yaratılışla bu görüntüyü üç boyuta dönüştürüyor.
Beynimiz eksik görüntüleri düzeltmede o kadar başarılı ki dünyayı ters gösteren gözlükler kullansak bir süre sonra beynimiz bu duruma alışır ve gözlüğe rağmen bize dünyayı yine dümdüz göstermeye başlar. Yani dünya ters olsa bile beynimiz bize onu düz gösterir.
Allah beynimizi öyle muhteşem bir işleyişle yaratmış ki, dışarıdaki görüntü nasıl olursa olsun, beynimiz bize her zaman kusursuz bir görüntü sunuyor.
Tekrar gözlük örneğine dönersek, eğer dünyayı ters gösteren gözlükleri çıkarırsak, kısa bir süre dünyayı ters görmeye devam ederiz. Ama hemen ardından doğru olanı, yani dümdüz görmeye başlarız.
Tüm bunlar ne demek? Bu şu demek; Siz bir araba görüyorum dediğiniz zaman aslında arabanın kendisini değil beyninizin oluşturduğu araba görüntüsünü görüyorsunuz. Şu durumda dışarıdaki arabayla sizin gördüğünüz arabanın aynı olup olmadığını asla bilemezsiniz.
Tüm bunlar şu anlama geliyor; Dışarıdaki nesnelerin bizim gördüğümüz görüntüyle aynı olup olmadığını bilmemiz mümkün değil. Elbette bunu ispatlayan başka deliller de var.
Örneğin her gördüğümüz görüntüde var olan ancak bizim hissetmediğimiz kör nokta. Çünkü beynimiz kör noktayı tamamlıyor. Burası retina ile beynin bağlantılarının yapıldığı nokta. Adı kör nokta, çünkü bu noktaya denk gelen alanda hiçbir görüntü olmaması gerekiyor. Ama gördüğümüz nesnelerde biz hiçbir boşluk, karanlık alan, özetle kör nokta görmüyoruz. Çünkü beynimiz sürekli bu kör noktayı anlamlı bir şekilde tamamlıyor.
Beyin, yağ ve proteinden oluşan jölemsi bir yapı ama müthiş bir akıl gösteriyor. Bizi asla şaşırtmadan gördüğümüz her karede eksik olan noktayı doğru olan görüntüyle tamamlıyor.
Şimdi konuyu biraz daha açalım. Örneğin cep telefonunuza bakıyorsunuz. Aslında telefonun ekranında kör nokta nedeniyle siyah bir alan olması gerekirken beynimiz orayı olması gereken renk ve görüntüyle dolduruyor. Ve bunu sürekli olarak yapıyor. Üstelik bu işlemi karmaşık görüntülerde de hiç şaşırmadan yapıyor. Peki kör nokta neden var? Beynimiz kör noktayı nasıl tamamlıyor? İzliyoruz.
Göz küremiz üç ayrı tabakadan oluşur. Bu tabakalardan en içte bulunan A tabakanın içinde alıcılar ve sinirler bulunur. Alıcıların görevi görüntüyü işleyip beyne ulaştırmaktır. Ancak göz için gerekli kanı taşıyan damarların ve göz sinirlerinin göz küresine giriş yaptığı bir delik vardır. Bu deliğe “optik sinir” adı verilir. Bu noktada hiç alıcı bulunmaz. Dolayısıyla optik sinirin açısına düşen görüntü orada alıcı olmadığından oluşmaz. Ancak gözler sürekli ve çok hızlı bir şekilde hareket ederek kör noktayı dolduracağı bilgileri toplar.
Örneğin gözlerimizi kontrol eden kaslar her gün yüz bin kere hareket eder. Eğer gözlerimiz bir kamera olsaydı tüm bu hareketlilik ortaya çıkan videoyu seyredilemeyecek hale getirirdi. Ama beynimiz gözlerin hareket halindeyken oluşturduğu bulanık ve bozuk görüntüleri eliyor ve bize kusursuz bir görüntü sunuyor. Kendi gözlerinizi hareket ederken asla görememenizin sebebi bu. Çünkü beyin bu bölümleri size sunulan görüntüden çıkarır.
Aynaya bakıp gözlerinizi takip etmeye çalışırsanız gözlerinizin kulağınızdan burnunuza ya da sağdan sola giderken yaptığı hareketi asla göremezsiniz. Sadece sonunda ulaştığı ya da baktığı noktayı görürsünüz. Çünkü beyniniz o kısmı size göstermez. Aynı şekilde gözlerimizi odakladığımız nokta dışında kalan çevre görüntüsü de normalde son derece bulanıktır. Ama biz hiç de bulanık bir görüntü görmeyiz. Çünkü Allah gözlerimizi kesintisiz, keskin, son derece canlı renklerde berrak ve üç boyutlu görmemizi sağlayacak şekilde yaratmıştır.
Gözlerimizin günde 100 bin kas hareketi yapması, çevre görüntüsünün bulanık olması, bize gelen görüntünün 3 değil 2 boyutlu olması, kör nokta gibi birçok faktör düşünüldüğünde çok bozuk bir görüntü görülüyor olmamız gerekirdi. Örneğin bir arkadaşımızın yüzüne baktığımızda bulanık, titreşen ve görüntünün ortasında siyah bir nokta olan bir görüntü görmemiz gerekirdi. Ama hiçbir zaman böyle olmuyor. Çünkü sonsuz rahmet sahibi Rabbimizin bir nimeti olarak beynimiz görüntüyü otomatik olarak düzeltiyor. İki gözden gelen bilgileri bir araya getirip titreşim ortadan kaldırıyor. Ortamdaki görüntüden faydalanarak eksik kısımları doldurup bize mükemmel bir görüntü sunuyor.
Şimdi sağ ve soldaki ekranlara dikkatlice bakın. Sağdaki resimde beyniniz düzeltme, diğer bir deyişle montajlama işlemini yapmadığında oluşacak görüntüyü görüyorsunuz. Diğerinde ise montaj sonrasında oluşan görüntü. Gördüğünüz gibi arada muazzam bir fark var. Ancak Allah, beynimizle gözlerimiz arasında öyle harika bir işleyiş mekanizması yaratıyor ki, teknik olarak bu bulanık görüntüyü görmemiz gerekirken, biz günümüzün en gelişmiş kamerasından çok daha net, üç boyutlu bir pencereden dünyayı izliyoruz. Eğer beynimiz kör noktayı tamamlamasa, bulanıklığı netleştirmese, yaşadığımız dünyanın güzelliklerinden asla tadına varamaz. Üstelik bu yetersiz görüş nedeniyle tehlikelere de son derece açık hale gelirdik.
Evet, gözlerimiz beynimizle koordinasyon içinde olağanüstü bir akıl sergiliyor. Beynimiz bu anlattığımız görüntüyü düzenleme ve düzeltme işlemlerini sürekli olarak ve kusursuz bir şekilde yapıyor. Bu işlem öyle sorunsuz işliyor ki görüntümüzde hiçbir zaman bir eksiklik ya da sorun olmuyor. Kırmızı bir elbiseye baktığımızda beynimiz kör noktanın içini yeşil ile değil de kırmızı ile dolduruyorsa bu aklın kaynağı hakkında düşünmemiz ve bu harika yaratılış için Allah'a şükretmemiz gerekiyor.
Düşünsenize baktığımız her şeyde kör nokta yanlış görüntü ile doldurulsaydı hayat kalitemiz ne kadar da düşerdi. Unutmayın, kameralar günümüzdeki bu muhteşem bir yaratılışı taklit ederek geliştirildi. Ancak halen göz gibi üç boyutlu, net, capcanlı görebilen, kusursuz odaklama yapabilen bir kamera teknolojisine ulaşılamadı.
Sebebi çok açık. Çünkü kameralar bir robot gibi verilen direktifler ölçüsünde hareket ediyor. Oysa gözlerimiz, görme esnasında bilinçli bir yaratılışın tüm nimetlerini bize sunuyor.
Dünyayı izlerken gördüğümüz her görüntüde Allah'ın aklı tecelli ediyor. Bu akıl nedeniyle kör noktada her zaman yaratılması gereken görüntü yaratılıyor. Bu akıl nedeniyle gereksiz hareket ve görüntüler eleniyor.
İNSAN DOSTU YUNUSLAR
Şimdi sırada insanların en yakın dostlarından biri olan Yunuslar var. Bu hikayeyi duyduğunuzda kulaklarınıza inanamayacaksınız. Yeni Zelanda'da yüzmek için açılan bir aile biraz ilerideki adaya ulaşmak için ilerlerken, birden etraflarında yunusları görmeye başlıyorlar. Önce yunusların oynamak için geldiğini sanan aile seviniyor. Ancak biraz sonra yunusların sayısı artıyor ve etraflarında daireler çizmeye başlıyorlar. Durumdan tedirgin olan baba, daireyi yarmak istediğinde yunuslar tarafından sert bir şekilde içe itiliyor. Bu noktadan sonra kimsenin dışarı çıkmasına izin vermeyen yunuslar, ailenin etrafındaki daireyi de giderek daraltıyorlar. Paniğe kapılan aile tedirgin bir şekilde yunusların bu oyundan vazgeçmesini bekliyorlar. Birkaç dakika sonra kafasını suya sokup aşağıya bakan baba gözlerine inanamıyor. Bir köpek balığı sürüsü suyun içinde aileye saldırmak için hazır beklerken, yunusların koruması sayesinde aileye yaklaşamıyorlar. 45 dakika devam eden bu heyecanlı bekleyişin ardından yunuslar yavaş yavaş daireyi genişletiyor ve uzaklaşıyorlar. Suya bakan baba köpek balıklarının gitmiş olduklarını görüyor. İşte bu inanılmaz görüntüler hayvanların bilinçli davranışlarının en çarpıcı örneklerinden biri.
Allah canlıları bizim tahminimizin ötesinde bir şuurla yaratıyor. Düşünsenize, bu aile henüz tehlikenin farkında değilken yunuslar, kaçmak yerine sahneler içerisinde akıllıca bir savunma taktiği geliştirerek aileyi koruma altına alıyorlar. Nasıl bir haberleşme tekniği kullanıyorlar? Ortak akıl kullanmaya nasıl karar veriyorlar? Bu sorular henüz cevapsız. Ancak umarız yakın zamanda bilim insanları yaptıkları araştırmalarla bu soruların da cevaplarını bulur. Unutmayın, bilim dünyasındaki her yeni keşif, Allah'a duyduğumuz hayranlığı artırmaya devam ediyor.
DEVRİYE GEZENYEŞİL FENERLERİN SIRRI
Sırada yeşil fenerler var. Biliyorsunuz filmde sıra dışı özelliklere sahip bu insanlar özel yüzüklerinin yardımıyla evrenin polis gücü olarak görev yapan 7200 kişilik bir ekibin üyeleri. Peki, gerçekte böyle bir devriye gücü olsaydı muazzam genişlikteki evreni korumayı bırakın devriye gezebilir miydi? Çünkü bildiğiniz gibi evren insan aklına alamayacağı kadar büyük üstelik sürekli artan bir hızla genişlemeye devam ediyor.
Evren ne kadar büyük? Eğer yeşil fenerler gerçekten var olsaydı tüm evreni devreye gezebilir miydi? Kesinlikle hayır. Bilim insanları yaptıkları bir hesaplamayla evreni gezmenin asla mümkün olmayacağını Karmaşık matematik işlemleriyle ortaya çıkardılar.
Filme göre 7200 yeşil fener evrenin tam merkezinde bulunan üslerinden ayrılıp 3600 sektöre ayrılmış evrende kendilerine verilen bölgenin güvenliğini sağlıyorlar. Oysa evren o kadar büyüktür ki istediğiniz bir yönde milyarlarca yıl boyunca ışık hızında seyahat etseniz yine de evrenin ucuna ulaşamazdınız. Eğer evrenin bir küp şeklinde olduğunu varsayarsak, bir çift devriye görevlisinin gezeceği alan hacim olarak 714.3 septilyon ışık yılı küp büyüklüğünde olurdu.
Peki, bu sayı ne anlama geliyor? Bu, 714.3 çarpı 10 üzeri 28 ile ifade ediliyor. Yani 714 sayısının 10'un yanına 28.0 eklenerek çarpılması sonucunda elde edilen rakam. Evet, bu filme göre sadece bir güvenlik görevlisinin devriye gezmesi gereken bölgenin hacmi bu.
Bu büyüklüğü biraz daha açalım. Bir ışık yılı 10 trilyon kilometreye eşittir. Bu durumda eğer bir yeşil fenerseniz size ayırılan üç bin altı yüz sektörden bir tanesini bile devreye gezmeniz mümkün gibi görünmüyor. Eğer ışık hızından hızla hareket edebilseydiniz bile ki bu imkansızdır, yine de evrende size ayırılan bölgeyi devreye gezmeniz mümkün olmazdı. Evrenin hayal etmekte zorlandığımız genişliği ve buna rağmen sürekli genişlemeye devam ediyor olması bir yaratılış harikası. Ve uçsuz bucaksız evrende çok güzel bir yere sahip olan dünyamız tüm kompleksliğine rağmen bir toz zerresi kadar yer kaplıyor.
DÜNYANIN EN TEHLİKELİ HAYVANI; ALTIN OK KURBAĞASI
Şimdi sıra dünyanın en tehlikeli hayvanlarında. Hayır aslanlar ya da kaplanlar da değil. Çünkü dünyanın en tehlikeli hayvanları bu sevimli görünümlü minik kurbağa. Peki, bu minik kurbağa neden en tehlikeliler listesinin en başında? İzleyelim.
Zehirli ok kurbağası da olarak bilinen altın ok kurbağası, Kolombiya'nın Pasifik sahilindeki küçük bir ormanda yaşar ve 175 kadar keşfedilmiş farklı türü vardır. Dünyanın en zehirli hayvanları olan bu minik canlıların batrakotoksin olarak bilinen zehri, en etkili zehirden 250 kat daha güçlüdür. Bu canlının zehrine maruz kalan bir insan bir dakika içinde ölebilir. Bilim insanları canlının bu zehri kendisinin üretmediğini, zehirli karıncaları yiyerek elde ettiğini keşfettiler. Ve bu kurbağayı avlayan tek bir cesur yürek var. Leimadophis epinephelus isimli bir yılan. Bu yılanın henüz bilinmeyen bir nedenle zehirden etkilenmediği görüldü.
Bu minik kurbağa öyle güçlü bir silahla yaratılmış ki 2,5 cm'lik boyuna rağmen zehrinin sadece 1 gramı 7500 kişi öldürebilecek güçte. Böyle güçlü bir zehri minicik bedeninde depoladığı halde kendisi bundan zerre kadar etkilenmeyen bu kurbağa Allah'ın yaratma gücünün çapını görmemiz açısından oldukça önemli bir örnek.
Kurbağa minik demiştik ama kafanızda canlandırmanız için şu resme bir bakın. Evet, 1 gram zehrinin 7500 kişiyi öldürebilecek bir güce sahip olan bu kurbağa bir ataç büyüklüğünde.
EVREN NE KADAR BÜYÜK?
Yine evrene geri dönüyoruz. Bilim insanları evrenin büyüklüğünü kavramamıza yardımcı olabilecek yeni bir video hazırladı. Bildiğiniz gibi evren o kadar devasa ki bilim insanları evreni tanımlayabilmek için normal uzunluk ölçüleri yerine ışık yılı birimini kullanıyorlar.
Peki, ışık yılı ne demek? Işık 1 saniyede 300 bin kilometre yol kateder. Lütfen bu cümleyi iyice düşünün. 300 bin kilometre. Çoğu arabanın saatte en fazla 200 km hızla yapabildiğini düşünürsek saniyede 300 bin km'nin ne kadar muazzam bir hız olduğunu biraz daha iyi anlayabilirsiniz. İşte bilim insanları da evreni tanımlayabilmek için ışığın bir saniyede değil tam bir yılda gittiği mesafeyi birim olarak kullanıyorlar. Bu hesaba göre bize en yakın galaksi olan Andromeda bizden tam olarak 2.3 milyon ışık yılı uzaklıkta. Şimdi izleyeceğiniz görüntülerde evrendeki gezegenler, yıldızlar, galaksiler arasındaki kıyaslamayla aslında dünyamızın ne kadar küçük olduğunu göreceksiniz. İzleyelim.
Bu dünyamız. Burası yaşadığımız yer. Ve bu da Güneş sisteminde yaşadığımız yer. İşte Dünya ve Ay arasındaki uzaklık. Çok uzak görünmüyor değil mi? Oysa bu uzaklığın arasına Güneş sistemindeki bütün gezegenleri sığdırabiliriz. Üstüne üstlük 4.392 kilometre de yerimiz kalır.
İşte Jüpiter. Jüpiter o kadar büyük ki buradaki yeşil leke sadece Kuzey Amerika kadar bir alan.
Ve işte Dünya. Yanındaki Satürn ile karşılaştırınca ne kadar da küçük. Ama bu Güneş ile karşılaştırınca hiçbir şey.
İşte Dünya'nın aydan bir fotoğrafı. Ve bu da Mars'tan Dünya'mızın görünümü. Ve şurada gördüğünüz minik nokta işte o Dünya'mız. Yaklaşık 4 milyar mil uzaklıktan Dünya'mız böyle görünüyor. Güneşin yanında dünya ne kadar küçük değil mi?
Aslında uzayda bizim dev güneşimizden çok çok daha büyük yıldızlar var. Arturus, güneşten hacim olarak 16.000 kat daha büyük.
Alpha Scorpii A., güneşten hacim olarak 690 milyon kat daha büyük.
VY Canis Majoris, Güneşten hacim olarak 2.9 milyar kat daha büyük. Bu ölçekte Güneş neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük. İnanılmaz görünüyor ama bunları bir galaksi ile karşılaştırınca daha da şaşıracaksınız.
Şimdi Güneş 1 milyon 400 bin kilometre genişliğinde. Oldukça büyük değil mi? Ve içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisi yaklaşık 100 bin ışık yılı çapında. Yani yaklaşık olarak 950 katrilyon kilometre.
Samanyolu galaksisi çok büyük. Ve işte biz de tam burada yaşıyoruz. Ve geceleri gördüğümüz tüm yıldızlar bu sarı daire içinde. Ama durun. Bizim galaksimiz bile diğer galaksilerle karşılaştırınca küçük kalıyor.
Bu, IC 1011 galaksisi. 6 Milyon ışık yılı genişliğinde. Ve bu onun yanında bizim galaksimiz Samanyolu. Oldukça küçük kalıyor değil mi?
Hadi biraz daha büyük düşünelim. Bu resmi Hubble Teleskopu çekti. Bu resimde binlerce galaksi var. Ve her galaksinin içinde milyarlarca yıldız. Her yıldızın yörüngesinde de kendi gezegenleri var. Ve bunların hepsi evrenin küçük bir parçasını kaplıyor.
Burası dünyamız. Ve güneşle birlikte diğer komşu yıldızları görüyorsunuz. Biraz daha uzaklaşalım. Samanyolu galaksisi. İlerlemeye devam. Yerel Gökada grubu. Ve Başak Süper Kümesi. Çok az kaldı. İşte gözlemlenebilir evrendeki her şey. Ve içindeki yerimiz.
Biliyor musunuz? Evrende dünyadaki kum tanesi sayısından daha fazla yıldız olduğu tahmin ediliyor. Ancak bir kum tanesinin içinde tüm evrendeki yıldızlardan daha fazla atom var.
FUNANİ İSİMLİ HİPOPOTAM’IN GÖRÜNTÜLERİ
Ve sırada ayın sevimlisi bölümümüz var.
Geçtiğimiz aylarda San Diego Hayvanat Bahçesi'nde Funani isimli hipopotam yavruladı. Doğadaki diğer fedakâr anneler gibi hipopotamlar da yavrularına 8 ay boyunca çok iyi bakım uygularlar ve yanlarından hiç ayrılmazlar. Allah, anne hayvanlarda böyle muhteşem bir koruma içgüdüsü yarattığı için savunmasız yavrular tehlikeden uzak büyüyebiliyorlar. Şimdi minik hipopotamın doğduğu ilk gün annesiyle geçirdiği o güzel anları izleyelim.
AMBERLER
Jurassic Park'ı seyretmişsinizdir. Bildiğiniz gibi filmde amber içinde saklı kalan DNA örnekleri kullanılarak Laboratuvar ortamında dinozorlar yeniden hayata döndürülüyor. Peki, böyle bir şey mümkün mü? Bakalım.
Amberler, milyonlarca yıl önce yaşamış canlıları o anki halleriyle adeta dondurarak bugüne taşıyan çok özel yapılardır. Bu yapılar, ağaçlardan akan reçinenin canlının üzerine akıp donması sonucunda canlının o haliyle amber içinde hapsolmasıyla oluşur. Amberler, milyonlarca yıl önce yaşayan bir canlıyı hiçbir bozulma olmadan mucizevi bir şekilde günümüze taşırlar.
Amberler sayesinde milyonlarca yıl önce yaşayan canların nasıl göründüklerini biliyoruz. Örneğin sol ekranda gördüğünüz 50 milyon yıl önce amber içinde saklanmış bir sinek ve sağ ekranda bugün yaşayan bir sinek görüyorsunuz. Tamamen aynı değil mi? Kanatları, gövdesi, bacakları, gözleri birebir aynı. 50 Milyon yıl geçmiş ancak hiçbir değişiklik yok. Tüm canlılar bu şekilde milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişime uğramamışlar.
Amber içinde hapsolmuş milyonlarca yıllık yüzlerce canlı türü var. Karıncalardan arıya, akreplerden örümceğe kadar her türü ait onlarca çeşit böcek türü amber içinde saklanmış. 50 Milyon yıl öncesinden bugüne paketli hale gelmişler. Ekranda gördükleriniz sadece sinek ve arı türleri. Bunların dışında amber içine saklanmış 50 milyon yıl öncesine ait yüzlerce çeşit böcek, bitki, karınca türü var. Hatta çok şaşıracaksınız, minik yaprak bitleri bile amber içinde görülebiliyor.
Evet, tüm bu bilimsel deliller bugüne dek yaşamış canlıların herhangi bir değişim yani evrim geçirmediğini ispatlıyor. Bugüne dek bulunan yüz binlerce fosil örneğinden tek birine dahi yarı kuş, yarı sürüngen yani evrim geçiren bir canlı örneğine rastlanmadı. Bulunan tüm amber ve taş fosillerindeki canlılar bugün gördüğümüz hayvanların birebir aynı olan mükemmel benzerleri.
Peki, Jurassic Park filminde olduğu gibi DNA'yı amberden çıkarıp dinozorları geri getirmek için kullanabilir miyiz? Hayır. Çünkü DNA müthiş kompleks ve bir o kadar da hassas bir yapı. Bir örnek verecek olursak; DNA, 2 metrelik uzunluğuna rağmen her bir hücremizin içine sığacak kadar müthiş bir yapıya sahip. Üstelik bu boyutuna rağmen o kadar fazla bilgi taşıyor ki eğer bugüne kadar yaşamış olan tüm insanların DNA'larını bir araya getirebilseydik bir çay kaşığının ancak küçük bir kısmını doldurabilirdik. DNA bu kadar kompleks olduğu için bu kadar uzun süre zarar görmeden korunması mümkün değil. Daha da önemlisi, zarar görmemiş bir DNA'yı çıkarabildiğimizi bir an düşünsek bile bu yine bir işe yaramazdı. Çünkü aşılama için yine canlı bir dinozor yumurtasına ihtiyacımız olurdu. Dolayısıyla böyle bir şey imkansız.
Bir harika bilimin daha sonuna geldik. Programımızı Çin'de bu yıl doğan 10 panda yavrusunun birbirinden sevimli görüntüsüyle kapatıyoruz. Aklınıza gelen tüm soru ve fikirlerinizi Twitter'da @harika_bilim adresine gönderebilirsiniz. Ayrıca Harika Bilim'in kısa videoları ve fotoğraflarına Instagram'da birleşik halde harikabilim hesabını takip ederek ulaşabilirsiniz. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşça kalın.