ADİL YARGI -20-

Başbakanlık İnsan Hakları Eski Başkanı Prof. Dr. Vahit Bıçak katılımıyla Adil Yargı - 20 -

ALTUĞ BERKER: Hayırlı günler sayın izleyicilerimiz. Adil Yargı programımızda Avukat Ceyhun Gökdoğan'la birlikte, bugünkü konuğumuz Profesör Doktor Sayın Vahit Bıçak. Efendim hoş geldiniz.

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Hoş bulduk.

ALTUĞ BERKER: Sayın Bıçak İstanbul hukuk çıkışlı ama Ankara barosuna bağlı avukatlık da aynı zamanda herhalde var değil mi Hocam?

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Evet. Çıkışım da aslında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi. Yüksek lisans ve doktora yurt dışından. İngiltere'den. Nottingham Üniversitesi Hukuk Fakültesi.

ALTUĞ BERKER: Ceza hukuku üzerine mi yoksa daha spesifik bir alanda mı?

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Ceza hukuku ve deliller, asıl spesifik uzmanlık alanım benim delil hukukudur. Delil hukuku Türkiye'de müstakil bir bilimsel disiplin olamamıştır. Dünyada temel bir disiplindir delil hukuku, zaten yargılamanın, adaletin özü de delile dayanır. Delili ben bir arabanın yakıtına benzetiyorum. Adalet mekanizması eğer bir arabaysa bunun ileri gidebilmesi, devam edebilmesi için yakıtının olması gerekir. Ne kadar yakıt varsa o kadar gider. Yakıt bittiği yerde, yani delil bittiği yerde mekanizmada durur, çalışmaz daha ileri gitmez. Dolayısıyla neler delil olabilir? Hukuken kabul edilebilir deliller nelerdir? Hangi delil bizi hangi sonuca götürür? Çünkü insan rasyonel olarak kararlarını vermek durumundadır. Ve yargılamada adalet sistemi geçmişte olan hadiseler üzerinde durur. Geçmişte olan bir konuda ne olmuştur? Kimler katılmıştır? Olay nasıl cereyan etmiştir? Bunlar hakkında bir kanaat sahibi olmamız gerekir. Bu kanaat de toplumdaki genel eğilime göre belirlenmez, ön yargılarımıza göre belirlenmez. Burada belirleyici olan delildir. Kanaat oluşturacak olan delildir. Delil varsa bir konuda kanaat sahibi olabiliriz. Delil yoksa, delil yok, dolayısıyla bu konu bizim için meçhul bilinmez diye bir sonuca varmamız icap eder. Rastgele yöntemlerle, mantık dışı yöntemlerle sonuca ulaşmak hukukta mümkün değildir.

ALTUĞ BERKER: Eskiden, hatırlıyorum ben, 2000 yılından evvel Avrupa yasalarına uyumla hukukta bazı reformlar, gelişmeler oluyor. Daha bir düzenli, derli-toplu hale geldi. Çünkü 99 yılları hatırlıyorum. Önce gözaltı veyahut mahkeme açılır, deliller sonradan toplanma metodu vardı. Hatta gazetelerden önce şikayetçi arama şeklinde olaylar da oluyordu. Yani bir delil olmayıp, şikayetçisini ve delilini sonradan elde etme. Şimdi düzelme var değil mi?

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Düzelme tabii var. Türkiye'de hukuk standartları da gelişiyor. Tabii kat edilecek çok mesafe var. Şimdi tabii ki peşin hükümle, önyargıyla hareket etmemesi gerekir, adalet mekanizmasında görev alan hakimler, savcılar, kolluk mensupları. Bunların her türlü önyargıdan arındırmaları gerekir kendilerini. Ve soruşturmaya başladıkları zaman zihinlerinin boş olması gerekir, önyargıdan uzak olması gerekir ve bu zihinleri delillerle şekillenmesi gerekir. Yani delilden sanığa-şüpheliye gidilmesi gerekir. Yoksa başta birisini gözüne kestirip, bu işin faili sensindir diye baştan kararı hükmü verip, ondan sonra da onu o işle bağlantılı kılacak şekilde delil oluşturmak, delil yapmak, suni deliller oluşturmak, delil üretmek diyoruz bunlara. Bunlar da görülen hadiselerdir. Tabii bunlar kabul edilebilir durumlar değildir. Hukuk da evidence planting'tir. Dünya literatüründeki bunun yeri de. Bunlar hiçbir şekilde kabul edilemez. Çünkü adalet vicdanları tatmin etmek durumunda. İnsanlar adalet mekanizmalarının adalet dağıttığına güven ve inanç duymak zorundadır. Yoksa bir kişiyi bulup onun sırtına ne kadar faili meçhul suç varsa bunları yüklemek dolayısıyla ve o kişiyi sorumlu ilan etmek, damgalamak, cezalandırmak, itibarını erozyona uğratmak kabul edilebilir şeyler değildir. Bunlar vicdana da sığmaz, hukuka da sığmaz.

ALTUĞ BERKER: Evet, insanın verdiği ifadeler bir delil midir? Mesela emniyet ifadeleri bir delil midir? Yanında müdafi olmadan alınan emniyet ifadeleri hükme esas alınabilir mi?

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Şimdi tabi delil çok çeşitli şekillerde karşımıza çıkabilir deliller. Beyan bir delildir prensip olarak. Beyanı çeşitli kişiler verebilir. Şüpheli verebilir, sanık verebilir, tanık verebilir, bilir kişiler verebilir, uzmanlar verebilir. Yani çok sayıda kişi bir konu hakkında bilgisi, görgüsü varsa bunu paylaşabilir. Buna beyan diyoruz. Beyan prensip olarak delildir. Ama bunun verildiği merciler de değişebilir. Bir dost meclisinde kişilerin birbirleriyle beyan paylaşımına hukukun verdiği itibar-değer farklıdır. Polis karakolunda verilen beyana hukuk sisteminin verdiği itibar farklıdır. Polis karakolunda verilen beyan da iki tür olabilir. Ya müdafi avukat huzurunda olabilir ya da avukat olmaksızın olabilir. Tabii bu beyanın özgür irade mahsulü olması gerekir. Beyanın hukukta delil olabilmesinin en önemli şartı özgür irade olmasıdır. Kişiler özgür iradeleriyle her türlü tasarrufta bulunabilirler. Kendilerini suçlayabilirler de mal varlıklarını başkalarına verebilirler. Her türlü tasarrufu yapabilirler. Dolayısıyla hukukta özgür irade önemlidir. Ama özgür iradeyi ortadan kaldıran yöntemler devreye girdiği zaman, bu durumda hukuk dur der. Orada sınıra gelinmiştir.

Özgür iradeyi kaldıran nedenler nedir? Bunları ne olduğu konusunda bir mutabakat oluşmuştur. Global hukukta, dünya hukukunda ve bizim Türk hukuku da bunları sayma yoluyla belirtmiştir. Özgür iradeyi ortadan kaldıran yöntemlerden ilki, işkence-kötü muameledir. Kişi fiziksel ya da psikolojik olarak baskıya maruz kalır ve bunun sonucunda herhangi bir şey söylerse bunun hukuken hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü baskı neticesi, kişiler yapmadıkları davranışları da üstlenebilirler. Baskı bir defa kendisi yasaktır ve baskı neticesi elde edilen beyanın ifadenin de hiçbir geçerliği yoktur.

Aldatma yine özgür iradeyi ortadan kaldırır. Yorma kaldırır. Hukuka aykırı menfaat vaat etme kaldırır. Yani sen bu şu şekilde beyan verirsen şu şekilde menfaatler verilecektir şeklinde. Menfaat temini de yine özgür iradeyi ortadan kaldıran nedenlerden birisidir. Bunlar üzerinde her biri özgür iradeyi ortadan, tehdit özgür iradeyi ortadan kaldırır. Bunlarla ilgili uzun uzun konuşabilmek mümkün. Ama programınızı bir hukuk dersine dönüştürmek istemem.

ALTUĞ BERKER: Estağfurullah. Gayet istifadeli oluyor. Teşekkür ederim. Benim anladığım, özgür irade dışı yani işkenceyle, baskıyla alınan emniyet ifadelerini bir hakim gerekçeli bir kararında bir hükme esas alamaz. Bir avukatı olmayan ifadeyle bile hüküm gerçekleştiremez.

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Çok doğru söylediniz. Şimdi hakim kararını yazarken gerekçeli yazmak zorunda. Gerekçe şudur; o kararı okuyan başka kişi okuduğu zaman o da ikna olması gerekir. Yani rastgele ben böyle uygun buldum demek bir karar vermek için yeterli değil. Kararların gerekçeli olması gerekiyor. Ve gerekçede de hukuka aykırı delillerin hiçbir şekilde kullanılmaması gerekir. Gerekçe yazmamakla birlikte bilinçaltında da ondan etkilenmemesi gerekir. Ama bizim hukuk sistemimizin burada bir zaafıyla karşı karşıyayız. O da şudur, hakim dosyadaki bu tür delillere vakıftır. Yani işkence neticesi elde edilmiş bir itiraf varsa bu dosyada konuluyor. Veya hukuka aykırı bir telefon dinleme neticesi yapılan bir konuşmanın bant çözümleri dosyada bulunmaktadır. Hakim bunu görüyor, okuyor. Dolayısıyla bundan etkilenmemesi bir insan olarak mümkün değil. Ve sonra ben bunu yok saydım diyor ve bunu hiç dikkate almıyor. Bundan bahsetmeden kararını veriyor. Burada hakime biz insanüstü nitelikler atfediyoruz. Bir insanın bir şeyi hem bilip hem de onu bilmiyormuş gibi davranabilmesi mümkün değil. Bu kararını etkileyecektir.

Dünyaya baktığımız zaman bu sorun nasıl çözülmüş diye, dünyada soruşturma bittikten sonra bir ara duruşma evresi öngörülüyor. Bu ara duruşma evresinin hakimi farklı. Asıl dosyayı görecek olan hakimden farklı. Eğer savunmanın bir takım delillere itirazı varsa bu soruşturma dosyasındaki bu deliller hukuka aykırı diye itirazını gündeme getiriyor. O itirazı karara bir hakim bağlıyor. Bu hakim deliller hukuka aykırıdır derse, beyan işkence mahsulü elde edilmiştir derse, o beyan dosyadan çıkarılıyor. Asıl yargılamayı yapan hakim yani asıl karar verici hakim ve jüri bunlar bu delilden bu beyandan hiçbir şekilde haberdar olmuyorlar. Dolayısıyla bunların zihnini bu şekilde hukuka aykırı elde edilen delil etkilememiş oluyor. Böyle bir mekanizma var. Tabii ki bu mekanizma doğru bir mekanizma dünyada uygulanan İngiltere ve Amerikan hukukunda uygulanan mekanizma, bunu Türk hukukunda bir an önce benimsemesi gerekir. Yani şu anda bizde soruşturma tamamlandığı zaman savcının önünde iki seçenek var, savcı ya iddianame yazıyor ya da takipsizlik kararı veriyor. İddianame yazdığı zaman bu 2005'e kadar direkt dava açmış oluyordu. Bu kaldırıldı, doğru da oldu bu kaldırılma işi. Şimdi iddianamenin kabulü diye yeni bir mekanizma var. Savcının iddianameyi sunduğu mahkeme iddianameyi kabul edebileceği gibi iddianameyi savcıya iade de edebiliyor. Eğer eksik bulunursa iddianame iade ediliyor.

Şimdi iddianame kabul edildikten sonra böyle bir ara muhakemesine ihtiyacı var şu an Türk Hukuku'nun. Burada savunma sadece delillerle ilgili tartışmaları gündeme getirebilmesi lazım bu ara muhakemede. Diyelim ki, dosyada 20 tane delil sunmuş iddia makamı. Bunlardan şu deliller şu nedenle hukuka aykırıdır. Mesela x şahsının beyanı özgür irade mahsulü değildir şeklinde bir tez ileri sürülecek olursa bunu karara bağlamak durumundadır. Eğer özgür irade mahsulü değilse bunu karar verici hakimin hiç duymaması gerekir. Çünkü kişi savcılıkta, mahkemede, karakolda olayı bütün detaylarıyla anlatmış olabilir. Bu anlatım baskı sonucu olabilir, hile sonucu olabilir, aldatma neticesi gerçekleşmiş olabilir. Dolayısıyla özgür irade olmayabilir. Özgür iradenin olmadığı durumlarda karar verici hakimin bunlardan haberinin, bilgisinin olmaması gerekir.

ALTUĞ BERKER: Çok güzel bir yöntemmiş gerçekten. Uygulanabilirse ülkemizde bayağı rahatlatıcı olur. Siz, insan hakları konusunda da yanlış hatırlamıyorsam Başbakanlık'ta da hem çalışmalar yaptın, sen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde de yanlışım varsa düzeltin. Dolayısıyla Türkiye'nin İnsan Hakları Mahkemesi'nde çok dosyası var ve ön sırada maalesef yer aldığı için.

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Evet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde bizzat hukukçu olarak görev yaptım, çalıştım. Başbakanlık bünyesinde Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı vardır. Türkiye'nin insan hakları alandaki gelişimini koordine etmekle görevli olan birim. 2003-2005 yılları arasında iki yıl bu birimin başkanlığını da yaptım. O dönem kritik bir dönemdi. Şu açıdan kritikti; Türkiye, Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamak istiyordu. Avrupa Birliği henüz hazır olmadığını söylüyordu Türkiye'nin. Ve hazır olmama gerekçesi olarak da insan hakları ihlallerini, insan hakları alanındaki standartların yetersiz olduğu gösteriliyordu. Biz bu iki yıl boyunca yaptığımız faaliyetlerle Türkiye'deki insan hakları standartlarının Avrupa Birliği standartlarına yaklaştığını, dolayısıyla bu eksikliği giderdiği konusunda Avrupalıları ikna ettik ve 2004 Aralık ayında biliyorsunuz Türkiye Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerine başladı. Yani insan hakları, engel olarak gösterilen insan hakları konusundaki bu engeli kaldırmakta önemli katkılarımız oldu çalışmalarımızın.

ALTUĞ BERKER: Çok güzel gelişme, ancak özellikle 1998 ve 2002 yılları arasında durum farklıydı.

CEYHUN GÖKDOĞAN: Aslında Hocamın göreve başladığı dönem de tam onun sonrası. Gerçekten çok önemli bir dönemde göreve almış. Hükümetin 2002 yılından sonra göreve başlamasından sonra Avrupa Birliği'nin dikkat çektiği en önemli konulardan biri Türkiye'nin insan haklarına karşı olan, ihlal eden davranışlardı. Nelerdi bunlar? İşte gözaltına alınan kişilere işkence, kötü muamele, dayak gibi muamelelerdi. Hocam biraz önce ifade etti. Evidence Planting dedi, değil mi Hocam? Yani delil oluşturma. Yani Türkçe karşılığı. Delil uydurma, delil oluşturma. Budur yani. Bu nasıl olur? İnsana işkence yaparsınız. İşte bir yere gidersiniz, orada kendileri önceden bir şeyleri gömmüş olur. Oradan onu çıkartırsınız. Böyle şeyler yani. Delil oluşturma bunlar. Bir insan o suçu işlemediği halde o insana o suçu atfetmek. İşte şuna bilmem ne yaptın sen, değil mi? Evet ben yaptım. Nasıl sen yaptın? İşkence görüyor. Adam yaptım diyor. Başka bir şey yok ya bunun. Hocam tam göreve başladığı dönem de o dönem, yani manidar bir dönem bence. Çok da dikkat çekici bir dönem. Tam 2003 yılı. Kırılma anı açıkçası Türkiye'nin yani insan hakları açısından. Çünkü o dönemden sonra insan hakları karnesi Türkiye'nin yavaş yavaş düzelmeye başladı. Öncesi de çok vahimdi gerçekten. Özellikle 98'de 2002 yıllarında çok vahim bir tablo vardı. Gözaltına alınan insanlara işkenceler yapılıyordu. Günlerce gösterilmiyordu, aileleriyle tehdit ediliyorlardı. Böyle durumlar oluyordu.

Hocam biraz önce bir şeyden bahsetti, çok önemlidir. Yani bir hakimin bu benzer evidence planting dediği şeylerle, dosyaya giren delillerle, kötü delil oluşturma neticesinde dosyaya giren delillerle yüz yüze kaldığında ondan etkilenmemesinin söz konusu olamayacağını söyledi, değil mi Hocam? Yani bir insan onu gördüğünde, ben bunu kararıma gerekçe almayacağım demesi insan doğasına aykırı dedi. Çok doğru. Gerçekten Hocamız çok mükemmel bir tespit yaptı burada. Yargıtay bir kararında bunu zehirli ağacın zehirli meyvesi olarak şey yapıyor ve dosyada eğer işkenceyle elde edilen bir delil varsa, bir beyanat varsa, bir ikrar varsa bunları dosya dışına almalısınız diyor. Eğer böyle yaparsanız siz ancak bundan etkilenmezsiniz diyor hakim olarak diyor. Yoksa hani insan yaratılışı geliyor diyor, bunu gördünüz de diyor mutlaka etkilenesiniz diyor. Zihninizde bir çağrışım yapar bu diyor şey olarak.

ALTUĞ BERKER: Evet ancak bazen öyle durumlar oluyor ki, bizim yakinen bildiğimiz mesela bir davada dosya ikiye ayrılmıştı sonradan gözaltı olması nedeniyle sonradan başka bir numara almış ancak aynı iddianame. İşte benzer iddialar hiçbir farkı yok dosyadaki şeyler birebir aynı. Aynı hakim bir beraat kararı vermiş, beraat kararında müdafi olmadan, avukat olmadan emniyet ifadelerinin geçersiz olacağı gerekçelerini kullanmış. Aynı hakim daha büyük olan numaralı eski açılan davada da bu sefer emniyet ifadelerini, müdafisiz emniyet ifadelerini ceza hükmüne esas almış. Böyle trajikomik sahnelerde yaşanıyor. Evet, tabii insanlar etkilenebilir ama hukukun da kanunun da verdiği doğrular var. Onları önce uygulayıp sonra da uygulamamak. Dolayısıyla Hocamın ilk başta dediği hukukun bir işleme mekanizması, bir düzenlemesi var ama bunu uygulayanlar elinde bu nasıl cereyan ediyor Türkiye'de bu önemli.

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Tabii hukuk soyut normlar var. Hukuk bu soyut normlardan oluşuyor. Soyut normları bilim adamları keşfediyorlar. Sürekli gelişiyor hukuk. Sürekli yeni normlar gelişiyor. Bugünün adalet beklentisi, adalet standardıyla geçmişteki adalet standartları veya beklentisi aynı değil. Hayat, teknoloji geliştikçe adalet standartları da gelişiyor. Tabii bu adaleti uygulayan kişi de insan. Yani bir adalet mekanizması bir cihazdır. Bu cihaz kendiliğinden otomatik olarak işleyen bir cihaz değil. Öyle de olmaması gerekiyor. İnsanın sorununu büsbütün dışlayamayız. Çünkü önceden öngörülmüş kuralların somut olaylarda adalet üretebilmesi mümkün değil. Çünkü her somut olayın kendine özgü bir takım hassas noktaları var. Bunların dikkate alınması gerekir. Bunu da hukuk uygulayıcıları yapmak durumunda. Tabii hukuk uygulayıcılarının, hukuk nosyonunun, hukuk kültürünün çok ileri düzeyde olması gerekir. Bunun için ta hukuk eğitiminden başlıyor konular.

Amerika'da malumları olduğu üzere ilk fakülte olarak lise mezunu bir çocuğa hukuk eğitimi verilmez. Önce kişi normal bir üniversitede herhangi bir bölüm okur. İkinci lisans olarak ancak hukuk okunabilir. Bu zamanı insanlar boşa israf etsin diye değildir. Hukuku özümsesin, rahat uygulasın diye. Ve hakimlik gibi meslekler de aslında 50 yaş civarında yine Batı'da gelinebilen noktalardır. Yani bizdeki sistemin temel sorunlarından birisi 22 yaşında hukuk fakültesini bitiren bir genci 23 yaşında hakim-savcı olabilmesidir. Hayat deneyimi, birikimi oldukça hukuk nosyonunun gelişimine ihtiyaç olduğu halde.

Şimdi dünyaya baktığımız zaman insanlar mesleklilere daha çok avukat olarak başlıyorlar. Hatta İngiltere'de avukatın da iki farklı türü var. Bir tanesi solicitor, diğeri barrister. Solicitor olarak başlar yeni mezun gençler mesleğe. Ve solicitor duruşmaya mahkeme salonuna giremez. Solicitor sadece vatandaştan iş alabilir, vatandaşla diyalog içinde bulunabilir. Ve vatandaşın konusunu dosyasını hazırlayıp yazıp-çizebilir. Yani vatandaşa yüzü dönük olan avukat solicitor. Barrister ise o da vatandaşla temasa geçemez. Solicitor kendisine hazırlanmış dosyayı verir. Barrister sadece duruşmada bunu sunar. Yani barrister; söz ustaları barrister olurlar. Dosyayı böyle bir çalışıp tuttuktan sonra duruşmada bunu etkili bir şekilde hakime, heyete, jüriye takdim ederler. Dolayısıyla savunma işi bile bu şekilde yazma ve sözlü sunum olmak üzere iki ayrı meslek kategorisine bölünmüştür. Ve kişiler kariyerlerine solicitor olarak başlarlar. En az on yıl tecrübe geçtikten sonra barristerlik sınavlarını başarılı olursa ona geçerler. Ve hakimler de bir 10 yılda burada çalışırlar asgari. Sonunda bunlar hakimler bu barristerler arasından seçilir. Dolayısıyla hakim dediğimiz kişi yaşça olgunlaşmış hukuk bilgisi derinleşmiş kişiler arasından seçildiği için insanların hakimlerden adalet beklentileri de ona göre yüksek olur.

Şimdi biz de Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde adaleti herkesin ayağına götürelim diye çok küçük yerleşim merkezlerinde adliye sarayları kurulmuştur. Yani onlar pek saray kelimesiyle bağdaşmasa da en azından isimleri adliye sarayı olarak yapılmıştır. Bir defa ilçede saray olmaz küçük ilçelerde. Bu o zaman yapıldığı dönem için doğru olabilir. Ama bugün için yanlıştır. Bugün ulaşım imkanları haberleşme imkanları çok gelişmiştir. Bugün 81 ilde adliye olması yeterlidir. Dolayısıyla küçük yerlerde adliye demek, oralarda dosya sayısı zaten çok az. Asgari en az iki savcı, iki hakim olması gerekiyor. Dolayısıyla çok sayıda insan kaynağımız, hakim-savcımız buralarda atıl vaziyette tutuluyor. Ve buralar küçük yerler, mahrumiyet bölgeleri olduğu için bu arkadaşlarımız kişisel gelişim açısından da dezavantajlı konumda oluyorlar. Yani mesleğin ilk 8-10 yılı bu tür yerlerde geçiyor. Yani tabiri caizse bir taşralaşma söz konusu oluyor. Buna ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Yani radikal bir karar alınması gerekir ve 81 il merkezinde görkemli adalet saraylarında, iyi yetişmiş hakim ve savcılar eliyle adalet hizmetinin sunulması gerekir. Çok dağınık yapı savunma içinde sıkıntı oluşturuyor. Avukatlar o adliyeden ona ona koşturmaktan zamanlarını etkin ve verimli olarak kullanamıyorlar.

Tabii bu adalet mekanizmasındaki insan unsuru çok önemli. Karar verici olan hakim ve savcıların karar verirken vicdani kanaatlerine göre karar vermeleri icap ediyor. Her türlü dış baskıdan uzak kalmaları gerekiyor. Bunun için hukuk sistemi kendilerine çok sayıda güvence vermiştir. Bu dış baskı, siyasi baskı olabilir, mesleki baskı olabilir, medya baskısı olabilir. Tüm bunlardan arınmış bir şekilde karar verebilmeleri için çok sayıda güvence getirilmiştir. Hakimler ve savcılar tarafsızdırlar, aynı zamanda bağımsızdırlar. Kendi istekleri olmadan görev yerleri değiştirilemez, emekliye sevk edilemezler gibi hukuk sistemimizde çok sayıda güvence var. Tabii bu dıştan gelen faktörlere karşı bağımsızlık olduğu kadar, iç faktörlere karşı da bağımsız olunması gerekir. Yani işte biraz önce konu açıldı, belirttiğimiz gibi. Onların da insan olduğu, bir kültürel ortamdan, bir aile ortamından, bir sosyal ortamdan geldikleri, sosyal bağlantılarının olduğu, bunların bir şekilde kararlarına etki edebileceği ihtimalleri gözden ırak tutulmaması gerekir. Ve bu tür etkilerin azaltılması gerekir. Zaten Yargıtay bunun için var. Yani şu an Türkiye'de binlerce hakim-savcı var. Binlerce hakim-savcı, her hakim-savcıya göre farklı adalet standartlar oluşmaması gerekir. Çünkü bunların her biri farklı aile ortamında yetişiyor. Farklı eğitimler alıyor, farklı hukuk fakültelerinden mezun oluyorlar. Tüm bunlara rağmen ortak bir adalet standardı olması gerekir. Bir ülkede doğusunda ülkenin farklı adalet standardı, ortasında farklı, batısında farklı adalet standardı kabul edilemez. Adaletin temel özelliği eşitliktir herkese aynı muamele yapılmasıdır. Dolayısıyla bunun sağlanabilmesi için dış faktörler olduğu kadar iç faktörleri de dikkate almak gerekir. Yani iç faktörlerin etkisinden de arındırmak gerekir hakim-savcıyı.

Tabii bunun yapılmasında gerekçe çok önemli bir fonksiyon ifa ediyor. Çünkü eğer karara biz gerekçede yazdığımız faktörler nedeniyle ulaşmış, onun dışında başka faktöre dikkate almamışsak, o zaman bu iç ve dış faktörlerin olmadığını veya olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Yahut gerekçede bir takım tutarsızlıklar, çelişkiler varsa, bunların neyle açıklanabileceğini sorgulayabiliriz. Bilim bunların iç faktörlerden mi, dış faktörlerden mi kaynaklandığını, ortaya koyabilir.

Ama şu bir gerçek; Türkiye'de hukuk uygulayıcıları, bunlar hakimlerdir, savcılardır, kolluk mensuplarıdır, polislerdir, jandarmadır, bunların hukuk anlayışı, hukuk kültürü olağanüstü hızlı bir şekilde gelişiyor. Bu ülkenin en büyük kazancı. Bu gelişime insanların adalet beklentisindeki gelişim neden oluyor? Yani insanlar artık, Türk ülkemizin insanları, düşük adalet standartlarıyla yetinmiyor. Daha yüksek standartlar, beklentisi içerisinde.

Adalet saraylarına bakın işte düne kadar köhne eski binalar olan adaletin dağıtıldığı mekanlar artık modern, konforlu, çağdaş mimarinin izlerini taşıyan mekanlar olarak karşımıza çıkıyor. Teknolojinin kullanıldığı mekanlar. Bugün UYAP dediğimiz ulusal yargı ağı projesi hayata geçiriliyor. E-Devlet'in bir parçası olarak. Yargının yavaş işlemesi sorununu büyük ölçüde çözebilecek bir proje bu. Çünkü tebligat sorunları dosyaların klasik kağıt sisteminden elektronik ortama geçirilmesi korkunç bir hız sağlayacaktır. Eskiden kişinin nüfus kaydını temin edebilmek için aynı ilçedeki nüfus müdürlüğüne yazı yazılır. Postacı götürür, şey yapar. Bir üç ayda belki bir nüfus kaydı çıkar-gelirdi veya sabıka kaydı var mı yok mu belgesi savcılık yan odadan bir ay iki ay da gelirdi. Şimdi bir tuşa dokunmakla hakim-savcı bunları ekranında görebiliyor. UYAP sistemi buna imkan sağlıyor.

Tabii zaman içerisinde UYAP’a diğer aktörlerin de entegre olması gerekir. Avukatların ulaşımda çok zaman kayıpları söz konusu. Avukat bürolarının bu sisteme entegre edilmesi gerekir. Avukatların oturdukları yerde bürolarında davalarını açabilmesi, işlemlerini görebilmeleri gerekir. Bunlara yönelik hazırlıklar hızlı bir şekilde yapılıyor. Yakın zamanda Türk Adalet Sistemi fevkalade farklı bir yüzle karşımıza çıkacak diye ümit ediyoruz. Dünyayla rekabet edebilmek için bu olmazsa olmaz. Şimdi okullarımızda çocuklar e-book, e-kitap kullanmaya başlıyorlar. Bu gençlerin adalet beklentisi, hız ve hızları ne olacaktır? Geleneksel işleyiş mekanizması bu kuşaklara, bu nesillere tatmin etmeyecektir. Dolayısıyla yeni beklentiler söz konusu olacaktır. Ve bu beklentiler de hızlı bir şekilde karşılanması gerekir.

Yani şu an yine Türk adaletin temel açmazlarından, sorunlarından birisi adaletin geç işlemesi. Uluslararası standartlara baktığımız zaman bir dava ne kadar karışık olursa olsun en fazla dört yıl içerisinde tamamlanması gerekir. Sanık sayısı ne kadar fazla olursa olsun, dava ne kadar karışık olursa olsun adaletin maksimum dört yıl içerisinde tamamlanması, gerçekleştirmesi gerekir. Bu dört yıla hem ilk derece mahkemesindeki geçen zaman dahildir, hem de yüksek derece mahkemesinde, Yargıtay’da geçen süre dahildir. Bugün baktığımızda 10 yıl süren, 20 yıl süren davalar var. Adalet mekanizması geç işliyor. Yani biz hiç sonsuza kadar devam eden futbol maçı gördük mü her şeyin bir süresi var. Dolayısıyla futbol maçı 90 dakikadır. Bunun içinde davaların işleyişinin bir süresi vardır. Bu sürelere de zaman aşımı süreleri diyoruz. Davaların karışıklığına veya karışık olmamasına göre bu süreler farklıdır. Beş yıllık zaman aşımı süreleri vardır. On yıllık, yirmi yıllık, otuz yıla kadar zaman aşımı süreleri vardır. Dolayısıyla bu zaman aşımı süreleri aslında aktörleri, adalet dağıtan kişileri ellerini çabuk tutmaya, makul sürede adalet dağıtmaya zorlamak için, yönlendirmek için öngörülmüş sürelerdir. Ve Türkiye'de yılda 300 bin dosya zaman aşımından dolayı düşmektedir. Yani bu çok büyük bir rakam. Tabii toplam dosya sayısı içindeki oranı da oldukça yüksek. Yani 300 bin olayda devlet şunu diyor; ben adalet dağıtma görevimi yerine getiremedim. Dolayısıyla bu işi kapatıyorum diyor. Çünkü süre, verilen süreler çok uzun süreler. Bu süreler içerisinde sistem çalışmıyor, işlemiyor.

ALTUĞ BERKER: Tabii canım, bir tebligatın yerine getirilmesi, geri gelmesi bile aylar vakit alabiliyor. Yani en ufak bir bürokratik işlem bile o yargılama sırası içerisinde çok büyük uzun vakitleri alabiliyor. Ama siz söylerken ben şimdi düşüncelere daldım tabii. Siz çok derin ve güzel anlatıyorsunuz hakikaten. Ceza evleri dolu, insanlar birbirinden en ufak konuda şikayetçi oluyorlar. Milyonlarca dava. Bunun bir sosyo-kültürel altyapısı var. İnsanlar hakikaten son 150 yılda özellikle ideolojilerden, hayata bakış açısından çok materyalist dünyaya yaklaşımdan gelen insanların ahlaki, vicdani ve sosyo-kültürel yapılarındaki olan bozulmaların da bir yansıması yani bu yargıya geçiş. Çünkü insanlar şimdi İnşaAllah önümüzdeki dünya ekseni değişiyor, hakikaten de yani ideolojik ve inanç ekseni değiştiği için daha iyiye gittiğinde insanlar daha affedici olduğunda, daha hoşgörülü olduğunda, karşılıklı anlaşabilme durumu olduğunda, bir kere hem vicdan yükselmesinde suça eğilim azaldığında, karşılıklı affedicilik ve güzel bakış açısıyla bunların çoğu zaten ortadan kalkar, dosyalar daha iyi sonuç verir. O yüzden insan unsuru en başta zaten kendi inançlarıyla, kendi dünyaya bakışıyla yargının şeyini hafifletecek bir döneme de inşaAllah dünya girecektir. Çok fazla hakim-savcılar da altında eziliyorlar dosyaların, o kadar çok yoğun ki hakim-savcı sayısını yükseltmekle de olmuyor. Bir yandan eğitim kalitesi devreye giriyor tabii söylediğiniz gibi. Ve Türkiye'de her türlü sonuçta uygulayıcıların adaletine, ideolojik yapısı var mı yok mu ona karar verme, eğitim eksikliğine bağlı olarak mağduriyetler de oluşabiliyor. Biz tabii hakim-savcı, adalet dağıtıcılarına güveniyoruz ama mutlaka ki kamuoyunu tatmin etmeyen, insanların adalet duygusunu tam tatmin etmeyen kararlar da ortaya çıkabiliyor. Hatta yüksek yargıda dahi verilen kararları genel kurullar yüzde 50 oranda bozuyor, değil mi? Yani yüksek Yargıç olmasına rağmen bunun birçok etkeni var. Tabii Türkiye'nin yapısına göre şimdiye kadar çok etkisi vardı. Dolayısıyla hakimin hem cesur da olması gerekiyor karar verirken. Adil olması gerektiği gibi. Dış etkenlerden etkilenmemesi gerekiyor dediğiniz gibi.

Ama sizin söylediğiniz batıda uygulanan bir takım yöntemlerle de bunlar düzeltilebilir. Türkiye'de de daha iyiye gidiyor bu yapılanma. Sizin katkılarınız da oluyor buna biliyorum tabii.

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Kesinlikle bir iyiye gidiş var. Şimdi tabii sosyal hayat doğal mecrasında aktığı zaman, adalet mekanizmasına fazla iş düşmez. Çünkü hayatın bir olağan akışı vardır. İnsanlara yaradılıştan verilmiş olan bir sağduyu vardır. İnsanlar kendilerini başkalarının yerine koyarak, başkalarının haklarına riayet ederek hayatını sürdürdükleri zaman huzur içinde sosyal hayat devam eder. Bu durumda zaten insanlarda hukuk kültürü gelişmiştir deriz. Başkasının hak ve hukukuna saygı. O zaman daha az polise de ihtiyaç duyulur, daha az savcıya ihtiyaç duyulur, daha az hakime ihtiyaç duyulur. Ne zaman ki insanlar da bu hak bilinci zayıflar, gücü elinde bulunduran kişi bu gücün verdiği imkanlarla başkalarının haklarına tecavüz etmeye başlar, o zaman hukuk mekanizması devreye girer, dur der. Yani senin sınırın orada bitiyor, burada başkalarının hakkı başlıyor. Dolayısıyla kişiler eğer bu hak konusunda duyarlıysalar, bilinç düzeyleri yüksekse, bu durumda zaten kendi iç dünyalarının bir sonucu olarak haksızlık yapmayacakları için, hukuk düzeni, hukuk sistemi devreye girmeyecektir, daha iş yükü azalacaktır.

Dolayısıyla siz çok önemli bir konuya işaret ettiniz. Toplumun bütün olarak insan kalitesi, toplumdaki hakim olan adalet duygusu, toplumun derin vicdanı, kişilerde yaptıkları her türlü fiilin hesabını vereceklerine dair bir inanç olması, her anlarını gözetleyen ilahi bir kudretin olduğunu bilmeleri ne yapacaktır? Yanlış yapmalarının önünde bir engel olacaktır, caydıracaktır.

Dolayısıyla hukuk dediğimiz mekanizma toplumsal düzeni Rayında tutma mekanizmasıdır. Doğal mecranda toplumsal yaşam sürüyorsa, bu durumda hukuk uygulayıcıları, gel müdahale edeyim ben sana çözüm sunayım demesi beklenemez. Beklenmez zaten. Böyle bir müdahaleci bir hukuk anlayışı olmaz. Ancak toplumda bu kurallar göz ardı edildiğinde güç sahipleri gücünün sınırını zorladığında hukuk bunlara dur demek için devriye.

ALTUĞ BERKER: Evet, çok şey anlayış hakim olmuş yani hak kuvvettedir anlayışı hakim olmuş uzun süre dünyaya son zamanlarda, kuvvet haktadır inancı oturduğunda dediğimiz gibi inşaAllah yargıya fazla iş düşmeyecek dönemlere de girer dünya. Sevgiyle bakmak lazım insanlara dediğiniz gibi. Allah sevgisiyle gelen insan sevgisi ve hakka riayet, değil mi? O dediğiniz güzel şeyle yaklaşım yani böyle hassasiyetle yaklaşım diyeyim. Sevgiyle yaklaşmak lazım. İnşaAllah ama hukukun böyle derinlemesine vakıf olan insanların ülkede belli alanlar açması ve bu konularda yönlendirici olması gerçekten önemli. Yani sizin yaptığınız bu konudaki hizmetleri gerçekten takdir etmek lazım. Hakikaten yani insan hakları konusu olsun. Amerika'da da öğretim üyeliği yaptınız değil mi yurt dışında? Misafir öğretim üyeliği olarak. O yüzden buradaki yönetici zihniyete, o zihinlere yön verebilmek, katkıda bulunabilmek, hukukçulara bu konularda anlayışları aktarabilmek gerçekten önemli.

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Evet, şimdi tabii biz hukuk alanda çalışan bilim adamları olarak sadece ülkemizdeki gelişmeleri takip etmemiz yetmez, yeterli olmaz. Dünya, yeni bir dünyayla karşı karşıyayız. Bu dünya global bir dünya. Dünyadaki gelişmeleri de birebir takip etmemiz gerekiyor ve ediyoruz da. Zamanımızın büyük bir bölümünü uluslararası toplantılarda, diğer uluslararası üniversitelerde geçiriyoruz. Şimdi belirttiğiniz gibi geçtiğimiz yıl New York Fordham Hukuk Fakültesi bir davette bulundular, bir dönem ders vermemiz konusunda ve gidip 6 ay orada ders verdik. Organize suçlar konusunu anlattık. Hem kendi birikimlerimizi hem de onların bu konudaki birikimlerinden istifade ediyoruz. Ve Avrupa içerisinde Erasmus öğretim üyesi değişim programı var. Program çerçevesinde her yıl bir Avrupa ülkesine gidip 15 gün yine o üniversitede yoğunlaştırılmış şekilde dersler veriyoruz.

Ve bugün Türk siyaseti, Türk bürokratı da değişti. Bunlar bilimsel tecrübeden yararlanma konusunda çok istekliler. Adalet Bakanlığımızın bürokratları, genel müdürleri, müsteşarı, daire başkanları, bakan başta olmak üzere, bunlar gerek şahsımın gerekse diğer bilim adamı arkadaşlarımızın birikimlerinden yararlanma konusunda çok istekliler. Sık sık bizleri değişik toplantılara davet ediyorlar. Ülkenin sorunları konusunda görüşlerimizi alıyorlar. Yeni genç kuşakların eğitiminde bizden yardım istiyorlar. Zamanımız elverdiği ölçüde hay hay diyoruz.

Ve mesela Yeni Ceza Kanunu yürürlüğe girdiğinde 2005'den sonra bütün hakim-savcılarımızın eğitilmesi ihtiyacı vardı Yeni Ceza Kanunu konusunda. Tüm Türkiye'yi ilgili dolaşarak, bütün Adalet Bakanı ve Avrupa Birliği projesi kapsamında bütün hakim ve savcılarımızla yüz yüze gelerek, yeni kanun ne getiriyor, ne götürüyor, bunların analizlerini yapıp karşılıklı fikir alışverişinde, tecrübe değişiminde bulunduk. Bunlar ülke için çok büyük kazanımlar.

Yeni kuşak hakim-savcılar hakikaten çok meraklı kişiler, kitap okuyorlar. Kendileri kitap, makale yazma gayreti içerisindeler. Bugün bizim yüksek lisans programımıza ve doktora programımıza baktığımız zaman öğrencilerimizin en az yarısının hakim ve savcı olduğunu görüyoruz. Yani sadece hakimlik ve savcılık sıfatı çok kutsal, çok ulvi makamlar. Bunlarla yetinmiyorlar, daha kendi bilgi birikimlerini artırmak için yüksek lisans doktora yapan çok sayıda hukuk uygulayıcısı var. Bunlar ülke için, ülkemiz için, ülkemizin geleceği için çok umutlu olmamızı gerektiren hadiseler. Bunlar artarak devam edecek diye ümit ediyoruz.

ALTUĞ BERKER: İnşaAllah. Evet, yani o hizmetlerin tabii bir jenerasyon değişiyor ama mevcut şeyde özellikle yargı uygulayıcılarına yansıması çok önemli. Mesela insan hakları konusunda çalışıyorsunuz, gayret ediyorsunuz, başbakanlıkta gidiyorsunuz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne. İlerleme oluyor ama bir geliyorsunuz, bakıyorsunuz aynı etki yargıda olmamış. Yargı mesela hükümetin ve bilim adamlarının baktığı gibi işkenceye sıfır tolerans olayına aynı şeyde bakamamış. Yargıda hala işkenceye tolerans gösteren kararlar olabiliyor. Dolayısıyla bu kültürün, bu bakış açısının mevcut yargı mensuplarında da tecelli etmesini temenni ediyoruz.

CEYHUN GÖKDOĞAN: Aslında bu çok önemli bir konu gerçekten. İşkence davalarındaki bakış açısı çok önemli. 2011 yılında, Hocam da bilir zaten, istatistikler geldi. Bir numara Türkiye, iki numara Rusya. Sene sene değişiyoruz zaten sürekli. Bir onlar geçiyor öyle, bir biz geçiyoruz. Türkiye'nin adresi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki sicili bu yani. Bizim aleyhimize bu kadar dosya tekamül etmiş ve biz mahkum olmuşuz. Bu mahkum olan dosyalar neticesinde ne oluyor? Sizin, bizim, Hocamızın, hepimizin cebinden toplanan vergilerle vatandaşımıza tazminat ediyor ülkemiz. Şimdi bunun önüne geçebilmek adına hiçbir şekilde işkence davalarında tolerans gösterilmemesi lazım. Ve bu şu yönden de önemli; bunun önünü kesebilmenin tek yolu bu aslında. Yapanları cezalandırmak. Daha önce de programlarda da biz söyledik burada. Nasıl hırsızlık yapan bir kişiyi, zimmet, irtikap yapan, suçlarını işleyen bir kişiyi, bir memuru nasıl cezalandırıyorsa, kanunlar gereğince mahkemeler, bunu yapan memuru da cezalandıracak. Ortada işte bir rapor varsa, ondan sonra bilimsel rapor varsa, buna kanaat getirilmişse, hiç hani orasına burasına bakmadan işte, çok fazla şey yapmadan. Ama bunu yapması gerekiyor yani. Ortada delil var, rapor var işkencenin olduğuna dair. Daha başka bir şey yapmaya gerek yok. Veya travma sonrası stres bozukluğu diye bir şey ortaya çıkmış. Şimdi travma sonrası stres bozukluğu niye ortaya çıkar? İnsanın psikolojik olarak çok ağır bir sendrom geçirmesi lazım. Başka türlü bilimsel olarak ortaya çıkmayacak bir psikolojik durum. Böyle bir durum ortaya çıkmasının nedeniyle işkenceye bağlıyor çoğu dosyada şeyler. Veya çok ağır bir şey olması gerekiyor. Onun geçmişini inceliyorlar tabii. Anlatıyor, hayat hikayesini dinliyor Adli tıpta doktorlar. Hocam daha iyi bilir. İşte anlatıyor, şunlar şunlar yaşıyor. Bir hastalığınız var mı diyor. Bir şey yaşadınız mı diyor. Ailevi sorunlarınız var mı diyor. Tek tek tetkik ediyorlar. Mesela şu tarihte şöyle bir şey başıma geldi. İşkenceye uğradım diyor mesela. Şimdi travma sonra stres bozukluğunun çıkış nedeni işte belli oldu ve raporuna da yansıtmış. Şimdi bir hakim bunu görmesine rağmen bir dosyada mahkumiyet vermiyorsa oradan açıkçası bir şey bekleyemezsiniz. Ve arkasından gelecek işkencelere de siz davet edersiniz. Çünkü o zaman denir ki, Allah Allah ya denir, bu nasıl bir şey? Demek ki bir şey olmuyor, düşüncesi olur. Bunu kesmenin tek yolu, Türkiye'nin insan hakları mahkemesindeki sicilini, işkenceyle ilgili kötü sicilini değiştirmenin tek yolu budur. 2002 yılından sonra gerçekten bir düzenleme olmuştur. Ama görüyoruz ki biz, bu İzmir'deki olay Hocam bilir, hatırladınız mı Hocam o karakolda dövülen bayanı? Yani oluyor yani. Olmuyor diyen yalan söylüyor. Eskiye göre nazaran çok az ama oluyor. Bunları hala da suç ceza mahkemesinde davası devam ediyor. Gözaltına alınan bir kişiyi dövmüşsünüz, gözünü şişirmişsiniz. Suç ceza mahkemesi değil, onun yeri ağır ceza mahkemesidir. Hocam da çok iyi bilir. Böyle şeyler oluyor ve kadına da polise mukavemetten dava açmışsınız. Şimdi yani beni de birisi dövmeye kalksa gözaltındaki ben de kendime şey yaparım yani savunmaya kalkarım iterim karşıda gidip şey yaparım şey olarak. Böyle bir durumda bunu engellemenin tek yolu gerçekten hakimlerimizin ve savcılarımızın buna dikkatle riayet etmesi ve işkence yapanları cezalandırmasıdır. Zaten Yargıtay’ımızın da bakış açısı değişti bu konuda. Sekizin ceza dairesinde de çok güzel kararları var bu konuyla ilgili. Mahkemelerimizde şimdi bir dönüşüm, yaşıyorlar şu anda. İnşaAllah bu dönüşüm, işkence konusundaki şeyler devam eder ve Yargıtay’ımızın bu konudaki kararlarıyla bu iş düzelir diye temenni ediyorum.

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Ceyhun Bey çok önemli bir konuya temas etti. O da şu; artık yargı standartlarımızı sadece milli düzeyde, ulusal düzeyde belli bir noktaya getirmemiz yeterli değil. Çünkü global bir dünyada yaşıyoruz. Türk yargısı Avrupa adalet standartlarına tabi. Türkiye'deki adalet standartlarıyla tatmin olmayan kişiler konularını, dosyalarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne Strasburg'a götürebiliyorlar. Bu mahkeme fiziksel mekan olarak Türkiye'nin dışında gibi görünse de Strasburg'da görünse de aslında Türk hukukunun bir parçasıdır. Çünkü bu mahkemenin kurucuları arasında Türkiye vardır. Bu mahkemede Türkiye adına hakim ve hukukçular görev yapar. Ve bu mahkemeye Türk vatandaşları 1987 yılından itibaren başvuru imkanına kavuşmuşlardır. Ve mahkemeye giden başvurulara baktığımız zaman aslında bu başvurular Türkiye'de ne olup-bittiğinin aslında bir görüntüsü, bir yansıması şeklinde de karşımıza çıkıyor. Bu yapıya çok sayıda ülke taraf, ama bu ülkelerden gelen başvurulara baktığımız zaman bizden gelen başvuruların olağanüstü yüksek düzeyde olduğunu görüyoruz. Mahkemenin yargı alanında 800 milyon insan yaşıyor. Bu mahkemeden adalet bekleyen 800 milyon insan var. Biz 70 milyon olduğumuza göre, nüfus olarak Lüksemburg'da bu mahkemeye taraf. Lüksemburg ile bizdeki başvurular nüfus açısından aynı olamaz. Doğru bir beklenti olamaz. Dolayısıyla nüfusu esas almamız gerekir. Yani her 11-12 başvurudan bir tanesi Türkiye ile ilgili olsa normal olağan sayabiliriz bunu. Ama bu çok yüksek. Şu anda mahkemedeki her 5-6 başvurudan bir tanesi Türkiye ile ilgili. Tabii yakın zamana kadar Rusya taraf değildi bu mahkemeye. Rusya taraf olunca Rusya ve özellikle Polonya'da oradan yoğun miktarda bir başvuru söz konusu oldu. Yıl itibariyle baktığımızda uzun vadede Rus ve Polonya başvuruları bizi geçecek gibi görünüyor. Ama bizim geçmişten beri biriken dosyalarla baktığımızda toplamda bu birincilik durumunun epeyce daha devam edeceği anlaşılıyor.

Tabii uluslararası bir merciin önünde Türkiye'deki bir uygulamanın yargılanması ülkenin prestiji itibarı açısından olumlu bir durum değil. Çünkü bu ülkeyi tanıtmak için siz milyonlar, milyarlarca dolar tanıtım filmleri vs. yapıyorsunuz. Bir işkence kötü muamele hadisesi Strasburg'da dava edildiğinde, yargılandığında bütün uluslararası medya orada. Gazetelerde, televizyonlarda, dünya kamuoyunda bunlar haber oluyor. Dolayısıyla ülkenin itibarı, imajında önemli bir sarsılma söz konusu olabiliyor.

Adaleti kendimiz dağıtmamız gerekir. Yani Türk ulusal yargısının adalet dağıtım standartlarının yeterli olması gerekir. Zaten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ikincildir. Yani ulusal yargı görevini yaptığı zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi devreye girmez. Avrupa İnsan Hakları'nın devreye girebilmesi için ulusal yargının görevini layıkıyla yapmaması gerekir. Dolayısıyla ulusal yargı, milli mahkemelerimiz güçlendirilmesi gerekiyor her açıdan. Ve Türkiye somut olarak nasıl ki işkenceye sıfır tolerans politikasını işte 2002'lerde bizim başkanlık dönemimizde hükümet benimsedi ve biz de onu başarıyla uyguladıysak bu şekilde somut hedefler gene koymak lazım uygulayıcıların önüne. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yıllık başvuruşunu geçemeyecek. Yani tabii ki insanlar isteyen başvurur, onu şey engelleyemeyiz. Ama uyguladığınız politikalarla başvuruya olan ihtiyacı ne yapabilirsiniz? Azaltabilirsiniz, başvuru ihtiyacını ortadan kaldırdığınız zaman, insanlar İstanbul Adliyesi'nden, Ankara Adliyesi'nden adalet ihtiyaçlarını karşıladıkları zaman neden Strasburg'dan adalet beklentisine girsinler? Böyle bir şey olmaz. Dolayısıyla adalette hızla kaliteyi artırmak gerekir.

Biz bunun için yeni bir oluşum da gerçekleştirdik. Ondan da belki bahsetmemiz gerekir. Ankara'da Hukukta Kalite Enstitüsü diye yeni bir enstitü kurduk. Bu enstitü adalet standartlarını yükseltme yönünde gayret sarf edecek hem adalette görev alan kişilerin hizmet kalitesini hem de mekanların, teknolojinin daha üst dünya düzeyine nasıl çekilebileceği konusunda projeler yapıp, araştırmalar yapıp toplumun daha iyi adalet hizmeti almasını sağlamaya çalışacak. Bir grup arkadaşımızla böyle bir çalışmayı başlattık. Bunu da bu vesileyle sizlerle paylaşmış olalım.

ALTUĞ BERKER: Çok iyi olmuş Hocam, gerçekten yani ihtiyacı var hukukumuzun daha kalitesinin artmasına. Eksik olmayın. Çok güzel hizmetleriniz oldu. Hem yaşınız da genç yani. Şimdi siz bu kadar genç yaşa bu kadar çok şeyi nasıl sığdırdınız? Bravo, baya çok çalışmışsınız ve güzel bir, ideal bir yerdesiniz.

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Evet. Çalışmayı biz ibadet olarak öğrendik. Genç yaşımızda ailemiz bizi İmam Hatip Lisesi'ne gönderdi. Dolayısıyla İmam Hatip Lisesi'nden mezun olduk. Sağlam bir dini eğitim aldık. Onun üzerine hukuk eğitimi aldık. Onun üzerine dünyayı gördük, tanıdık. Allah bize çok büyük imkanlar nasip etti. Çalışmayı seviyoruz, ibadet olarak görüyoruz. Gece-gündüz de çalışıyoruz. Çünkü hayat sınırlı. Sonuçta kadar yaşayan kimse olmamış. Bu zamanı en iyi şekilde değerlendirmek gerekiyor. Topluma hizmet, insanlara hizmet, adalete hizmet çok büyük doyum sağlayan, tatmin sağlayan bir iş. Biz elimizden geldiği kadar hem araştırmalarımızla toplumun emniyetini aydınlatmaya çalışıyoruz. Hem de sizler gibi değerli medya mensupları aracılığıyla mesajımızı, sesimizi daha geniş kitlelere duyurmaya çalışıyoruz. Sizlere de böyle bir program yaptığınız için teşekkür ediyorum, takdirlerimi sunuyorum. Bu program Türkiye'de hukukta, hukuk bilincinin gelişmesinde önemli katkılar sağlayacaktır ümit ediyorum. Halihazırda sağlıyordur zaten ve uzun süre de devam etmesini diliyorum.

ALTUĞ BERKER: Çok teşekkür ederiz efendim. Sağ olun, eksik olmayın. Siz de geldiniz, lütfettiniz. Ağzınıza o sağlık. Teşekkür ederiz katkılarınızdan dolayı oldukça istifade ettik.

PROF. DR. VAHİT BIÇAK: Ben teşekkür eder daha nice uzun yayınlar dilerim.

ALTUĞ BERKER: İnşaAllah. Efendim, Adil Yaygı programımızın bugün sonuna geldik. Haftaya tekrar buluşmak ümidiyle. Hoşça kalın, inşaAllah.


 

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500