Darwinist kitle iletişim araçlarında, evrimcilerin kontrolündeki dergilerde ve belgesellerde yıllardır tek taraflı bir masal anlatılır: Beyaz önlükleri içinde tarafsızca çalışan bilim adamları, toprağın altından dikkatle çıkardıkları küçük kemik parçalarıyla, insanın güya milyonlarca yıllık “evrimsel serüvenini” adeta bir yapbozun parçaları gibi birleştirmektedir. Paleoantropoloji uzmanları, sözde “insanın kökenini ve gelişim sürecini” fosil kayıtlarına dayanarak incelemekte ve milyonlarca yıllık kalıntılar üzerinden geçmişle günümüz arasında bir köprü kurmaktadır.


Oysa bu cilalı tablonun arka planı, bilim tarihinin en büyük aldatmacalarından birine ev sahipliği yapar. Bilim maskesi kaldırıldığında, paleoantropoloji dünyasının hiç de zannedildiği gibi objektif olmadığı; her fırsatta Darwinizm’in savunuculuğuna soyunduğu hemen fark edilir. Karşımıza çıkan manzara; bilimsellikten ziyade evrimci safsatalar, gizlenen veriler, kapalı kapılar ardında yürütülen entrikalar ve hatta göz göre göre yapılan sahtekarlıklardır. Bu makalede, Darwinizm’in insanın sözde evrimi iddiasını dayatmak adına başvurmaktan çekinmediği bazı kirli oyunlarına yer verilecektir.

Yetersiz Kemik Parçalarından Üretilen Hikayeler

Fizik ya da kimya gibi somut verilere dayanan bilim dallarının aksine, paleoantropoloji son derece subjektif ve taraflı bir alandır. Bunun en temel sebebi, evrimcilerin elinde “insanın evrimi” iddiasını destekleyecek gerçek tek bir delilin dahi bulunmayışıdır. Nature dergisinin eski editörlerinden ünlü evrimci Henry Gee’nin ifadesiyle, “insanın evrimsel tarihine ait fosil kanıtları son derece parçalıdır ve her türlü yoruma açıktır.”


Benzer şekilde evrimci biyolog Jerry Coyne da Darwinizm’in içinde bulunduğu çaresizliği şöyle dile getirir:

“Paleoantropoloji, araştırmacı sayısının inceleyecek nesne (fosil) sayısından katbekat fazla olduğu bir alandır... Çoğu zaman bir insansı fosilin şu ya da bu tür olarak adlandırılması, bir dişin çapındaki yarım milimetrelik bir farka veya uyluk kemiğinin şeklindeki ufak bir değişime dayanır.”

Durum böyle olunca, avuç içine sığacak kadar ufak, kırık dökük birkaç kemik parçası üzerinden koca bir insanlık tarihi kurgulamaya çalışan evrimciler için geriye tek bir yol kalmaktadır: Çılgınca hayal kurmak ve kehanetlerde bulunmak! Araştırmacı yazar W. R. Fix “Kemik İşportacıları: Evrimi Pazarlamak” adlı eserinde bu gerçeği şöyle vurgulamıştır:

“İnsan fosil kayıtları o kadar yetersizdir ki, kesin ifadelerde bulunmakta ısrar edenler, tehlikeli bir tahminden diğerine atlamaktan ve bir sonraki çarpıcı keşfin kendilerini tamamen aptal durumuna düşürmemesini ummaktan başka bir şey yapamazlar.”

Fosiller ve Verilerin Darwinistlerin Tekelinde Toplanması

Peki, nasıl oluyor da böylesi eksik ve paramparça fosil bulgularıyla devasa bir evrim propagandası yürütülebiliyor? Cevap basittir: Bilgiyi tekelde tutarak ve gerçekleri kamuoyundan saklayarak!


Paleoantropoloji dünyasında bir fosil keşfedildiğinde, onu bulan araştırmacı veya ekip, bulguyu bir “ganimet” gibi kendi elinde tutar. Diğer bilim insanlarının, hatta kendi meslektaşlarının dahi fosili bizzat incelemesine onlarca yıl izin verilmez. Örneğin, Louis Leakey’nin bulduğu Homo habilis fosillerinin detaylı teknik incelemesi (Prof. Phillip Tobias tarafından) ancak keşiften 30 yıl sonra yayınlanabilmiştir. Yine Forbes’ Quarry (Cebelitarık-1) kafatası keşfinin ardından yaklaşık 150 yıl, Steinheim kafatası ise 70 yıla yakın bir süre boyunca detaylı teknik monografilerle bağımsız araştırmacıların incelemesine açılmamış, evrimci tekelin altında tutulmuştur.


Yukarıdakilere daha pek çok örnek eklenebilir. Tanınmış bilim insanları Ian Tattersall ve Jeffrey Schwartz, bu despotik tutumu şöyle eleştirirler:

“Bilim, sürekli olarak yeniden incelenmeyi ve sınanmayı gerektiren geçici bir bilgi sistemidir. Temel verilere serbestçe erişilemediği için iddiaların sorgulanmadan bırakılmak zorunda kaldığı bir sistem olarak işleyemez.”

Şüphesiz, insanın evrimi safsatası Darwinistler için en hassas konulardan birisidir. Bu nedenle insanın tarihini gösteren fosiller konusunda her türlü spekülasyon mubah sayılır. Evrimci yayınlarda, birkaç muğlak fotoğraf ve bölük pörçük buluntular üzerinden, tek taraflı yorumlar tüm dünyaya “tek gerçek” olarak dayatılır.

Prof. Reiner Protsch Von Zieten Skandalı

Yakın dönemin sarsıcı sahtekarlıklarından biri, Frankfurt Üniversitesi’nin “dünyaca ünlü” profesörlerinden Reiner Protsch von Zieten’in foyasının ortaya çıkmasıyla yaşandı. Prof. Protsch, 30 yıllık akademik kariyeri boyunca Avrupa’daki “Taş Devri” fosillerinin yaşlarını tespit eden “otorite” isim olarak tanınıyordu. Bütün Darwinist camia onun tarihlendirmelerini referans göstererek insanın evrimi masalını anlatıyordu. Antropoloji ders kitapları onun çalışmalarını bilimsel gerçekler olarak aktarıyordu.


Ancak 2005 yılında kurulan bağımsız bir araştırma komisyonu, bilim dünyasını şoke eden gerçeği açıkladı: Profesör Protsch, 30 yıl boyunca tüm tarihleri kafasından uydurmuş ve sistemli olarak sahtekarlık yapmıştı.


Hamburg yakınlarında bulunan ve Protsch tarafından 36.000 yıllık “Neandertal ile modern insan arasındaki en hayati kayıp halka” olarak ilan edilen Hahnöfersand kafatası parçasının, yapılan hassas Oxford Üniversitesi testlerinde 7.500 yıllık olduğu anlaşıldı!


MÖ 27.400 yılında yaşadığı iddia edilen Paderborn-Sande adamının ise çok değil, sadece 250 yıl önce ölmüş bir insana ait olduğu tescillendi!


MÖ 21.000’e tarihlendirilen Binshof-Speyer kadınının MÖ 1300’de yaşadığı ortaya çıktı.


Protsch'un yalanları ortaya çıkmaya başladığında ve uzmanlar fosilleri incelemek istediğinde, bazı kafatası parçaları profesörün enstitüdeki kasasından gizemli bir şekilde kaybolmuştur. Üstelik bu sözde saygın profesörün, kullanıyorum dediği Karbon-14 tarihlendirme cihazını bile çalıştırmayı bilmediği anlaşılmış; üniversiteden ihraç edilerek ve unvanları elinden alınarak dolandırıcılıktan mahkum olmuştur.

Hobbit Efsanesi ve “Kemik Savaşları”

Paleoantropolojideki anlaşmazlıklar ve kavgalar sadece kağıt üzerinde kalmaz; zaman zaman bilim adamlarının birbirlerinin kazı alanlarını elinden aldığı, mahkemelik olduğu ve hatta tarihi fosillerin kırılıp ufalandığı bir nevi “kemik savaşları”na dönüşür.


Yakın tarihten bir örnek, 2003 yılında Endonezya’nın Flores adasındaki bir mağarada bulunan ve “büyük keşif” olarak ilan edilen fosillerdir. Tolkien’in romanındaki minik insanlara benzedikleri için “hobbit” adıyla anılırlar. Evrimcilerce Homo floresiensis adı verilen ve insanın soyağacına yeni bir tür olarak eklenen iskeletlerin ardından araştırmacılar arasında adeta bir yağma savaşı başlar. Rakip grup fosilleri keşif ekibinden adeta kaçırarak kendi laboratuvarına kilitler. Aylarca süren şiddetli tartışmaların ve uluslararası krizin ardından kemikler keşif ekibine iade edilir. Ancak çene kemiği ortadan ikiye kırılmıştır; kalça kemiği ise sanki balyozla vurulmuş gibi parçalanmıştır.


Çeşitli araştırmacıların bilimsel raporlarıyla ortaya koyduğu üzere, Flores Adamı ayrı bir tür değildir, genetik ve patolojik deformasyona uğramış bir Homo sapiens topluluğu olduğu PNAS'ta yayımlanan kapsamlı çalışmalarla belgelenmiştir. Flores kemiklerindeki cücelik, küçük beyin hacmi, belirgin olmayan çene ve sıradışı diş yapısı gibi özellikler günümüzde aynı bölgede halen yaşamakta olan pigme insanlardan çok farklı değildir. Homo floresiensis isimlendirmesi ise, aynen Tolkien’in hobbitleri gibi, sadece hayalgücünün bir ürünüdür.

Dmanisi Kafatası 5: Uydurma Türlerin Sonu ve Çöken “Soy Ağacı”

Paleoantropoloji dünyası, Gürcistan’da Dmanisi bölgesinde çıkarılan 1.8 milyon yıllık “Dmanisi Kafatası 5” ile ciddi bir sarsıntı daha yaşadı. 2013’te Science dergisinde yayımlanarak tüm dünyaya duyurulan, tam ve eksiksiz fosil, sadece 546 santimetreküplük küçük bir beyin hacmine ve büyük bir yüz yapısına sahipti. Ancak evrimcileri asıl dehşete düşüren şey fosilin anatomik garipliğinden ziyade; aynı dar mağara çöküntüsünde, aynı zaman diliminde yaşamış, beş tane birbirinden tamamen farklı kafatasının bir arada bulunmasıydı. Zira bu durum Darwinistlerin “insanın soy ağacı” hikayesinin bir gecede çöpleşmesi anlamına geliyordu. Nitekim evrimci paleoantropolog Bernard Wood çaresizce; tüm erken insan fosillerini tek bir soya bağlayıp “tüm o kurulu yapıyı tepelerine yıkmanın” son derece mantıksız ve kabul edilemez olduğunu dile getirmek zorunda kalıyordu.


Zürih Üniversitesi’nden araştırmacıların bu beş kafatasını bilgisayarlı 3D morfometri yöntemiyle analiz etmesiyle, evrimcilerin yıllardır sürdürdüğü “tür üretme” illüzyonu bir kez daha darmadağın oldu. Çünkü aynı mağaradaki bu beş insan arasındaki anatomik farklar; evrimcilerin Afrika’nın dört bir yanında bulup “farklı evrimsel türler” ilan ettiği tüm fosiller arasındaki fark kadar büyüktü. Araştırma ekibinden Christoph Zollikofer şu tarihi tespiti yapıyordu: “Eğer Dmanisi fosilleri Afrika'nın farklı yerlerinde bulunmuş olsaydı, farklı türlere atfedilmiş olacaklardı.”


Aslında evrimcilerin öteden beri yaptıkları bir aldatmaca tam olarak budur: Farklı kafataslarını uzun yıllardır müze vitrinlerine dizerek “insanın atasının evrimsel basamakları” diye pazarlamak! Diğer bir ifadeyle, ırksal farklılıkların ya da hastalık nedeniyle fiziksel ve zihinsel gelişim geriliğinin bir sonucu olan insan fosillerini, sırf evrimci-materyalist hurafeleri yaşatmak adına suni ve hayali türlere bölmek! İşte bu nedenledir ki günümüzde kimi evrimci araştırmacılar, daha fazla çelişkiye düşmemek adına “insan evrimi ağacının” çok daha sade bir şekilde çizilmesi gerektiğini savunmaktadır.

 

Bilim Tarihine Kazınan Kirli Lekeler

Paleoantropoloji tarihi, bilimselliğin yerini evrimci-materyalist hezeyanlara bıraktığı anlarda yaşanan büyük fiyaskolarla doludur. Burada, hafızaları canlandırmak amacıyla birkaç örneğe yer verilecektir:


Piltdown Adamı (Eoanthropus dawsoni): İnsan kafatası ile bir orangutanın çene kemiğinin törpülenip potasyum-dikromat çözeltisiyle eskitilerek birleştirilmesiyle kurgulanan ve tam 40 yıl boyunca müzelerde “büyük kanıt” diye sunulan bilim tarihinin utanç verici sahtekarlığı.

 


Nebraska Adamı (Hesperopithecus haroldcookii): Soyu tükenmiş yabani bir domuz türüne ait tek bir azı dişinden yola çıkılarak, hayali eşi, kullandığı aletler ve çevreyle birlikte basın organlarında detaylı rekonstrüksiyon illüstrasyonları yayımlanan fiyasko.


Ida (Darwinius masillae): 2009 yılında "dünyanın 8. harikası" ve "insanın en eski atasının kanıtı" sloganlarıyla devasa algı yönetimi kampanyaları eşliğinde dünya medyasına pazarlanan, ancak çok geçmeden sıradan bir soyu tükenmiş lemur fosili olduğu anlaşılan medya balonu.

Ramapithecus fosili, iki parçadan oluşmuş eksik bir çeneden ibaretti. Ama evrimci spekulatörler, bu çene parçalarına dayanarak Ramapithecus'un kendisini, hayali ailesini ve yaşadığı hayali ortamı çizmekte hiçbir güçlük çekmemişlerdi. Ne de olsa evrimcilerin tek yöntemi, evrimi bilim ile değil, hayal gücüne dayanan görsellerle canlı tutabilmekti.


Ramapithecus (Ramapithecus brevirostris): Sadece birkaç çene ve diş parçasına bakılarak 1960 ve 70'lerde "insanın en eski iki ayaklı atasının kesin kanıtı" ilan edilen, çizimleri insan gibi dik yürütülerek yayınlanan, ancak 1980'lerde yeni fosiller bulununca soyu tükenmiş bir orangutan türü olduğu anlaşılan aldatmaca.


Java Adamı (Pithecanthropus erectus): Nehir yatağında aralarında 15 metre mesafe bulunan ayrık kemiklerin tek canlıya aitmiş gibi birleştirilmesi ve aynı yıllarda bulunan gerçek insan kafataslarının ise (Wadjak) 30 yıl boyunca kamuoyundan saklanmasıyla yapılan manipülasyon.


Pekin Adamı (Sinanthropus pekinensis): 1941 yılında tüm orijinal fosillerin ortadan kaybolarak tescil imkanının tamamen yok olması ve geriye sadece fotoğrafların ve alçı kalıpların kalması.

Sonuç

Özetle, tüm paleontolojik, anatomik ve biyolojik bulgular insanın evrimi iddiasının geçersiz olduğunu apaçık ortaya koymaktadır. Fosil kayıtları bizlere tarih boyunca insanların insan, maymunların da maymun olarak kaldıklarını göstermektedir. İnsanla maymun arasında herhangi bir akrabalık olduğuna dair somut hiçbir kanıt yoktur; ortada sadece sahtekarlıklar, çarpıtmalar, göz boyamalar, aldatıcı çizimler ve hayali yorumlar vardır.


Tüm bu tarihsel ve güncel gerçekler net bir biçimde göstermektedir ki kimi evrimci bilim adamları; paleoantropoloji kisvesi altında verileri rahatlıkla çarpıtabilmekte, alenen ve umursamazca sahtekarlıklar yapabilmekte, çekinmeksizin her türlü aldatmacaya başvurabilmektedir. Darwinizm’i ayakta tutmak için her türlü hile, sahtekarlık veya kuralsızlığı “geçerli” saymaktadır.


Fosil kayıtları, evrimcilerin yüz yılı aşkın süredir aradığı "yarı insan yarı maymun" hayali geçiş formlarının hiçbir zaman yaşamadığını haykırmaktadır. Bulunan tüm fosiller; ya soyu tükenmiş maymun türlerine ya da tarihin farklı dönemlerinde yaşamış farklı insan ırklarına aittir. Darwinistlerin sözde insanın evrimine delil olarak gösterebilecekleri tek bir kafatası, tek bir kemik parçası bile bulunmamaktadır. Bu gerçeği itiraf edemeyen Darwinistlerin çürük yöntemi ise, sahte ara form fosilleri üreterek aldatmacaya devam etmektir.


İnsan; kör tesadüflerin, rastlantıların ya da ilkel doğa süreçlerinin bir eseri değildir. Aklı, ruhu, bilinci ve bedenindeki kusursuz sistemleriyle, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah tarafından eksiksiz bir biçimde yaratılmıştır.

 

Kaynakça:
 
https://www.netcevap.org/insanin-evrimi-yalani/homo-floresiensis-ayri-bir-tur/
https://www.netcevap.org/insanin-evrimi-yalani/radikalin-dmanisi-fosili-uzerindeki-carpitmasi/
https://www.harunyahya.info/kitaplar/evrim-aldatmacasi
https://www.harunyahya.info/kitaplar/evrim-aldatmacasi/bolum/bolum-8-evrim-sahtekarliklari