Komünist düşüncede gelenek ve görenekler, toplumsal yapıyı ve üretim ilişkilerini şekillendiren ideolojik araçlar olarak değerlendirilir. Karl Marx ve Friedrich Engels gibi temel komünist teorisyenler, gelenek ve göreneklerin çoğunlukla mevcut ekonomik sistemin ve sınıfsal yapının bir yansıması olduğunu savunmuşlardır. Bu bakış açısına göre gelenek ve görenekler, egemen sınıfın çıkarlarını korumak ve mevcut statükoyu sürdürmek amacıyla oluşmuş ve topluma yerleşmiş kültürel unsurlardır.


Komünist toplum hedefi, sınıfsız ve eşitlikçi bir düzen üzerine kurulduğundan, bu hedefe ulaşabilmek için gelenek ve göreneklerin eleştirilmesi ve gerektiğinde dönüştürülmesi gerektiği öne sürülür. Komünist düşüncede birçok kültürel unsurun bireysel özgürleşmenin önünde engel oluşturduğu ve toplumsal eşitliği zedelediği varsayılır. Ancak bu varsayım çoğu zaman gelenek ve göreneklerin, hatta dinin doğrudan hedef alınmasına kadar uzanır. Çünkü komünist bir düzende kız isteme gibi geleneksel uygulamalar “burjuva adeti” olarak nitelendirilebilir ya da bayramlarda çocuklara harçlık verilmesi gibi kültürel unsurlar sözde dini dogmalarla ilişkilendirilebilir. Nitekim komünist sistemin ulaşmayı hedeflediği komünal toplum düzeninde dine yer yoktur. Bu nedenle komünist rejimlerde Cuma namazı, bayram kutlamaları ve kurban ibadeti gibi dini uygulamalar baskı ve yasaklamalarla karşı karşıya kalır.


Sonuçta aile bağlarının ve sosyal ilişkilerin zayıfladığı donuk ve mekanik bir toplumsal hayat ortaya çıkar. Oysa aile bireylerinin birbirine sevgiyle bağlanması, küçüklerin büyüklerin ellerini öpmesi, bayramların özlemle anılması, köy düğünlerindeki yöresel adetler, imece usulü gibi uygulamalar Türkiye’de yaşanan önemli sosyal güzelliklerdendir.


Komünist olarak bilinsin ya da bilinmesin sol düşünceye yakın kişilerin aileye, dine, gelenek ve göreneklere karşı mesafeli olması ideolojik bir zorunluluktur. Çünkü bu düşünceye göre toplumların tarihi, üretim ilişkilerine göre şekillenir. Tarihi materyalizm olarak isimlendirilen bu anlayışın başlangıç noktası ilkel komünal toplumdur. Sonrasında bunu sırasıyla köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum takip etmiştir. Son aşama ise sosyalist toplum olarak isimlendirilmekte olup, insanlığın ideal sosyal düzene yeniden, ilkel komünal toplumdaki gibi ortak mülkiyet ve ortak kullanım esasına dayanan bir yapıya ulaşıldığında kavuşulacağı savunulmaktadır. Bir akademik tezde, bu yapı içerisinde evlilik kurumuna yer olmadığı şöyle gerekçelendirilerek anlatılır:


Tarihi materyalizme göre insanların yaşayışlarında resmi evlenme diye bir şey olmayıp, aile sonradan ortaya çıkmış bir yeniliktir. Hürriyet duygusunu kayıt altına alan bu müessese aynı zamanda insan mutluluğunu da engellemektedir. O halde mutlu olabilmek için aile hayatını kaldırmak icap eder. (1)


Marx bunu açıkça belirtir: “Komünizmde özel mülkiyete yer yoktur.” Bu bağlamda üretim araçları “herkese” aittir. Kadın da bu üretim araçlarından biridir çünkü o da topluma bir ürün (çocuk) vermektedir. Marx’a göre evlilik kurumu bu anlamda kadının erkeğe ait olduğu, yani erkeğin özel mülk edindiği bir kurum olması bakımından temel mantığı ile çelişir. Öyleyse komünist zihniyete göre yapılması gereken şey açıktır: evlilik kurumunun lağvedilmesi gerekmektedir. Komünist Manifesto'da yer alan şu ifade bu durumu özetler:

“Komünistlerin kadınların ortaklaşa kullanımını getirmelerine gerek yok ki; en eski çağlardan bu yana var olan bir şey bu.” (2)

Yazının devamında burjuvanın kadına bakışını eleştirmekle birlikte, “Aslında, burjuva evliliği, evli kadınların ortaklaşa kullanıldığı bir sistemdir; o yüzden, Komünistler olsa olsa, kadınların ortaklaşa kullanımını ikiyüzlülükle gizlenen bir şey olmaktan çıkarıp AÇIKÇA MEŞRULAŞTIRMAK İSTEMEKLE suçlanabilirler.” demek suretiyle kadının ortaklaşa kullanımını gizli olmaktan çıkarıp açık ve yasal hale getirmek dürüstlük olarak sunulmaktadır.


Marksist düşüncede serbest cinselliği meşrulaştıran temel gerekçe Engels’in, ilk insanlarda bu kıskançlık duygusunun bulunmadığı, bunun sonradan ortaya çıktığı yönündeki iddiasıdır. (3) Marksist bir eserde, kıskançlık nedeniyle erkeklerin kadınları paylaşmadığı, din ve hukukun da bu paylaşımın önünde engel oluşturduğu şu cümleler ile anlatılmaktadır:


Ama bir kez ortaya çıktıktan sonra bu duygu (kıskançlık), özel mülkiyetçi ilişkiler düzeninin doğurduğu duyguların gelişme mantığına tabi idi. Erkek kadına kendi mülkiyeti imiş gibi davranıyordu ve kendisinden başka kimseye ortak olabilmesine müsaade etmiyordu. Din bu ilişkiyi kutsuyor, hukuk ise çiğnenmesi acımasızca cezalandırılan bir yasa hükmüne yükseltiyordu. (4)


Marx da kadınların ortaklaşa kullanılması görüşündedir. O bunu “yalnız aynı seviyeye getirme arzusuyla hayat bulan ve ele geçirme iştahını gidermek için özel mülkiyete karşı duran işlenmemiş bir komünizm ifadesi” (5) diyerek savunur. Marx ve Engels kadının ortaklaşa kullanımı ve serbest cinsellik konularında eleştirildiklerinde, bu eleştirileri doğrudan reddetmek yerine, burjuva düzeninde bunun zaten ikiyüzlü biçimde sürdüğünü, komünizmde ise gizlenmiş olanın resmileştirileceğini söylerler:

"Burjuva evliliği gerçekte kadınlarda ortaklıktır. Dolayısıyla komünistler, kadınları ikiyüzlüce gizlenmiş ortaklaşalığı yerine açıkça resmileştirilmiş olanını getirmeyi istemekle suçlanabilirler. Zaten apaçıktır ki, bugünkü üretim tarzının kalkmasıyla birlikte, bundan çıkan kadınların ortaklaşalığı da, yani resmi ve gayriresmi fuhuş da kalkacaktır." (6)

Marksizmin kurulmasını öngördüğü düzende ne devlete, ne dine ne de aile ve akrabalık bağlarına yer vardır. Tüm düzen üretim ve paylaşım esasına göre belirlenmektedir. Akademik bir yayında Marksist düşüncede özel mülkiyete, aileye ve devlete yer olmadığı şöyle anlatılır:

"Marx’ın sınıf teorisinde toplumsal eşitsizliğe neden olduğu düşünülen özel mülkiyet, aile ve devletin, proleterya sınıfının gerçekleştireceği devrimle yok olacağı öngörülmüştür." (7)

Görüldüğü gibi Marksist-materyalist düşüncenin mensupları, Türk aile yapısını, örf ve adetlerini kaldırmayı hedef almaktadır. Bu odakların ideolojisiyle ilmi alanda mücadele edilmesi, Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü açısından son derece önemli bir zorunluluktur. Aksi halde aile kurumu zayıflayacak, insanlar evlilikten ve çocuk sahibi olmaktan uzaklaşacak, kadın cinayetleri, sosyal yalnızlaşma ve toplumsal çözülmenin diğer ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalınacaktır.

 

 

Referanslar:
(1) Emel Öztürk (Karagöz), Sosyolojik Açıdan Kadın Evlilik İlişkisi, İstanbul Üni. Sosyal Bilimler Ens. İstanbul 1997, s. 5
(2) Karl Marx ve Friedrich Engels, “Komünist Manifesto”, Can Yayınları, s. 72
(3) Friedrich Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 71
(4) Gül Özgür, Rusya'da 1917 Sosyalist Ekim Devrimi ve Kadınların Kurtuluşu Cilt 1, Dönüşüm Yayınları, İstanbul 1993, s. 433
(5) Ö. Ufuk, Kadın ve Marksizm, Öncü Kitapevi İstanbul 1979, s. 37
(6) Karl Marks – Friedrich Engels, Komünist Partisi Manifestosu, Dönüşüm Yayınları, İstanbul 1994, s. 127
(7) M. Zeki Duman, Aile Kurumu Üzerine Tarihsel Bir Okuma Girişimi ve Muhafazakar İdeolojinin Aileye Bakışı, İnsan ve Toplum