Pek çok insan Allah'ı daha derin tanımayı, Kuran'ı daha iyi anlamayı, görünürdeki olayların ardındaki hakikati kavramayı ve dünyanın gerçek mahiyetine ilişkin bilgisini artırmayı ister. Ancak dünyevi meseleler günlük hayatın koşuşturmacası içinde bu isteklerinin önüne geçer. İşi, ticaret hayatı, okulu, dersleri, gündelik sorunları, alışveriş, masraflar, faturalar, sosyal medyada aldığı beğeniler, günlük haberler, dedikodular, tartışmalar derken dikkati dağılır ve asıl önem vermesi gereken konuları unutur. Günün sonunda kendisini öyle bir noktada bulur ki, sanki başlangıçta bu ulvi isteklere sahip olan kendisi değilmiş gibi, dünyaya sıkı sıkıya bağlı bir ehl-i dünya gibi davranır hale gelmiştir.


Oysa aslında imanda, maneviyatta ve ilimde daha derin bir insan olmayı istemektedir. Ancak imtihan gereği karşısına çıkan meselelere ve insanlara Allah'tan bağımsız bir güç atfedebilmekte, kendisini gündelik olayların akışına kaptırmaktadır. Böylece derinleşmek, daha derin düşünmek ve hakikati kavramak için değerlendirebileceği bütün fırsatları kaçırır. Sonunda kendisini yine başladığı noktada bulur. Fakat içine düştüğü bu durumdan içten içe rahatsızlık duyar ve arzuladığı derinlikten uzak kaldığını hisseder.

 


Ne var ki dünyanın gündelik meselelerini mutlak bir gerçeklik gibi yaşayan, olaylar karşısında öfkelenen, aksaklıklar nedeniyle sinirlenen, insanların kendisi hakkındaki düşüncelerine takılan ve daha pek çok nefsani davranışın içine düşen bir kişinin “Ben neden derinleşemiyorum?” diye hayıflanması kendi içinde bir tutarsızlık taşır. Allah'a yakınlaşmak ve derin bir ilme sahip olmak isteyen insanın, bu kıymetli isteklerinin gerektirdiği özeni göstermesi gerekir. Allah'ın Kuran'da bildirdiği emir ve tavsiyelere gereği gibi uymadan, gerekli iradeyi ve gayreti ortaya koymadan, dünyaya ait meşguliyetlere ve nefsani arzulara kendini bırakarak derinleşmeyi beklemek elbette bir çelişkidir.

 

Allah'a yakınlaşmak, daha derin bir ilme ve maneviyata sahip olmak isteyen kişi, bu konularda hem sözlü hem de fiili olarak hayatının tamamına yayılan sürekli bir dua ve yöneliş içinde olmalıdır. Kaldı ki gün boyunca sergileyeceği Kuran ahlakı da onun Allah'a duyduğu saygıyı, sevgiyi ve O'na yakınlaşma arzusunu ortaya koyan fiili bir duadır. Allah'ın rızasını hiçbir şeyin önüne koymamak, O'nun hoşnut olacağı şekilde yaşamaya gayret etmek ve karşılaştığı her durumda O'nun emir ve tavsiyelerine uymak, bu yönelişin hayata yansımasıdır. Zira dua yalnızca sözle yapılan bir ibadet değildir. Ahlak ve davranışlar da kişinin Allah'a yönelişini ve dileğinin gereğini yerine getirmek için gösterdiği gayreti ortaya koyar.


Derinlik, yalnızca bilgi biriktirmekle elde edilen bir şey değildir. İnsan, Allah'a yakınlaşmayı ve O'nun kendisine nasip edeceği derinliğe ulaşmayı gerçekten istiyorsa, hayatının bütün yönünü bu istikamete çevirmelidir. Allah'a yönelmek yalnızca belirli anlarda değil, hayatın her anında ve her alanında yüzünü O'na çevirmek ve O'na yakınlaşma isteğinin önüne hiçbir şeyi koymadan bu uğurda çaba göstermektir.


Kuran'da Hz. İbrahim'in sözleri, bu yönelişin nasıl olması gerektiğini son derece açık biçimde ortaya koyar:

“Ben hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben Allah'a ortak koşanlardan değilim.” (Enam Suresi, 79)

Bu sözde, Hz. İbrahim'in bütün yönelişini Allah'a çevirirken O'na ortak koşmadığı özellikle vurgulanır. Bu ifade, Allah'a yönelmenin yalnızca O'nun varlığını kabul etmekten ibaret olmadığını, şirkten arınmış bir anlayışla bütün bakışı ve yönü yalnızca O'na çevirmeyi gerektirdiğini ortaya koyar.


Derinleşmek isteyen insanın da tıpkı Hz. İbrahim gibi güçlü ve şirkten uzak bir yönelişle Allah'a yönelmesi gerekir. İnsan, günlük hayatında dünya hayatına ait şeylere kapılıyor ve bunları mutlaklaştırıyorsa, tevhid anlayışını yeniden gözden geçirmelidir. İnsanların, olayların ve dünyaya ait meselelerin Allah'ın yarattığı görüntüler olduğunu, mutlak gerçekliğin yalnızca Allah'a ait bulunduğunu unutuyorsa, Allah'ın sıfatlarını, O'nun her şey üzerindeki gücünü ve iradesini yeniden düşünmelidir.

 


Kuran'ın ortaya koyduğu tevhid anlayışı, Allah'ın varlığını sözle kabul etmenin ötesinde, hayatın her alanında yalnızca O'nu ilah bilerek yaşamayı gerektirir. İman eden insan, hayatının tamamını Allah'a bağlamalıdır. Enam Suresi'nin 162. ayetinde şöyle buyrulur: “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi Allah içindir.” Ayetin devamında ise “O'nun hiçbir ortağı yoktur.” denilir. Böylece ibadet ile hayatın birbirinden ayrı düşünülemeyeceği ortaya konur ve insanın, hayatının her alanında Allah'ın tek ve mutlak ilah olduğunu bilerek yaşaması gerektiği vurgulanır.


Tüm bunlardan anlaşıldığı gibi, derin bir imana ve bakış açısına sahip olmak için yalnızca daha fazla araştırmak yeterli değildir. İnsan, Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu hayatının tek önceliği ve merkezi haline getirmeli, kalbi Allah aşkıyla, iştiyakla ve cennet arzusuyla yanmalı, Allah'a yakınlaşmayı bütün kalbiyle ve kesintisiz biçimde istemeli, bu isteğinin önüne hiçbir şeyi koymamalıdır. Kalabalıkların içinde de Allah'a yakın olmayı dilemeli, en sıkışık ve en zor anlarında, nefsiyle çatıştığında da bu yönelişini sürdürmelidir. Dünyevi imkanların, zenginliğin ve konforun en cazip hale geldiği ortamlarda da olsa Allah'ı bir an bile unutmamalı, O'na yakınlaşmayı derin bir içtenlikle arzulamaya devam etmelidir.


Firavun'un karısı Kuran'da bu konuda örnek verilmiştir. O, Firavun'un sarayında, zenginliğin ve ihtişamın ortasında yaşadığı halde, bütün bunları Allah'a yakın olma arzusunun önüne koymamıştır. Kuran'da onun duası şöyle aktarılır:

“Rabbim! Bana Katında, cennette bir ev yap, beni Firavun'dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni zalimler topluluğundan kurtar!” (Tahrim Suresi, 11)

Firavun'un karısı, içinde yaşadığı sarayı ve sahip olduğu imkanları değil, Allah Katında yakınlığı ve O'nun hoşnutluğunu aramıştır. Dünyadaki imkanlarını artırmayı değil, Allah Katında bir konuma sahip olmayı dilemiştir. Onun bu duası, iman eden insanın kalbinin gerçekte neye yöneldiğini ve neyi arzuladığını gösteren çok anlamlı bir örnektir.


İslam alimlerinin eserlerinde de derinleşmenin yalnızca bilgi elde etmekten ibaret olmadığına dair önemli açıklamalar yer alır. Abdülkadir Geylani Hazretleri, Fütuhu'l-Gayb adlı eserinde şirkten arınmış insanın Allah'a yönelişini, O'na güvenmesini ve O'ndan başka hiçbir varlığı bağımsız bir güç olarak görmemesini ele alır. Bu yaklaşımı şu sözlerle ifade eder:

“İnsan, Allah'ın fiilini görür hale geldiğinde, O'nun dışında hiçbir gerçek fail bulunmadığını, hareket ettirenin ve durduranın, verenin ve engelleyenin, hayrın ve şerrin, faydanın ve zararın ancak Allah'ın elinde olduğunu kesin olarak kavrar. Böylece Allah'tan başkasını görmez, O'nun nimetiyle nimet bulur, O'na yakınlığıyla mutluluğa erişir, O'nun zikrine sığınır, O'na güvenir ve O'na tevekkül eder. Marifetinin nuruyla yolunu bulur.”

Geylani Hazretleri'nin bu açıklamasında, Allah'a yakınlık ile, O'nun dışında hiçbir bağımsız fail bulunmadığını kavramak arasında güçlü bir ilişki vardır. İnsan, karşısına çıkan olayları ve varlıkları Allah'tan bağımsız güçler olarak görmeyi bıraktığında, tevhidi daha derinden kavrayacaktır. Allah'ın zikrine sığınması, yalnızca O'na güvenmesi ve O'na tevekkül etmesi, yüzünü bütünüyle Allah'a çevirmesi anlamına gelir. Geylani Hazretleri'nin bu yaklaşımı, Allah'a yakınlığın yalnızca bilgi edinmekle değil, insanın aslında vakıf olduğu Kuran ayetlerini hayatına geçirmesi, bütün bakışını ve yönelişini O'na çevirmesiyle ilgili olduğunu gösterir.

 


Allah'a yakın olmayı, ilimde ve maneviyatta gerçekten ilerlemeyi istemek, bu isteklerin gereğini yerine getirmekle ve bunun için büyük bir özen ve gayret göstermekle doğrudan ilişkilidir. Bu noktada karşımıza Kuran'ın çok açık bir ölçüsü çıkar:

 “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve muhakkak onun çalışması yakında görülecektir. Sonra ona karşılığı kendisine tastamam verilecektir.” (Necm Suresi, 39-41)

Ayette geçen “çalışması” kelimesinin Arapça karşılığı sa'y kelimesidir. Sa'y, Arapça'da çaba göstermek, gayret etmek ve bir amaç uğrunda çalışmak anlamlarına gelir. Dolayısıyla burada anlatılan, insanın yalnızca bir şeyi istemesi değil, o uğurda çaba göstermesidir. Allah'a yakınlaşmak, müminin hayatındaki en değerli ve en ulvi istektir. Allah'a yakınlaşmayı isteyen insanın çalışması, yani sa'yi de, Kuran'ı hayata geçirme ve Allah'ın rızasını arama çabasında bütünüyle kendini gösterecektir.


İnsan için ancak sa'y ettiği vardır. Öyleyse derinleşmek isteyen insan, yalnızca istemekle yetinmemeli, kendisini o derinliğe götürecek şekilde yaşamalıdır. Yüzünü tam olarak Allah'a çevirmeli, insanları, olayları ve dünyaya ait görüntüleri Allah'tan bağımsız gerçeklikler gibi görmekten şiddetle sakınmalı ve her an aşkla O'na yönelmelidir. Böylece arzuladığı yakınlığa, ilme ve derinliğe, samimi ve kesintisiz yönelişinin karşılığında, Allah'ın bir lütfu olarak mutlaka ulaşacaktır.