.jpg)
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) peygamberlik görevini yerine getirdiği dönem olan Asr-ı Saadet, tarihin en huzurlu, güvenli, adaletli, mutlu ve müreffeh devirlerinden biridir. Dönemin “mutluluk dönemi”, “insanların en mutlu oldukları çağ” anlamlarına gelen Asr-ı Saadet ismiyle anılmasının temel nedeni, başta Peygamber Efendimiz (sav) olmak üzere Müslümanların, Kuran ahlakını en mükemmel biçimde yaşayarak, topluma sevgi, merhamet ve velayet ruhunu hakim kılmalarıdır. Bu ruh zamanla tüm coğrafyaya yayılmış, Peygamberimizin ve ashabının örnek ahlakı sayesinde insanlar dostluk ve kardeşlik temelinde birbirlerine kenetlenmişlerdir.
Bilindiği gibi, Peygamber Efendimiz’den önce toplumda fuhuş, içki ve kumar gibi kötü alışkanlıklar yaygın durumdaydı. Ahiret inancından yoksun olan insanlar, günah ve aşırılık konusunda sınır tanımıyor, manevi boşluk toplumun her katmanında kendini hissettiriyordu. Kabileler arasında bitmek bilmeyen savaşlar yaşanıyor, kadınlara değer verilmiyor, hatta aileler kız çocuklarını utanç vesilesi görerek onları diri diri toprağa gömecek kadar insanlıktan uzaklaşabiliyordu.
Allah korkusu ve ahiret inancının yokluğundan beslenen bu çarpık yaşam anlayışı, Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliğiyle birlikte sona ermiş, güzel ahlakı esas alan değerlerin merkeze alındığı bu yeni dönemde, toplumsal refah ve mutluluk düzeyi büyük bir yükseliş göstermiştir. Sosyal hayat Kuran ahlakına göre tanzim edilmiş, bunun neticesinde toplumda derin bir huzur ve düzen tesis edilmiştir. İslam’ın öngördüğü sevgi ve velayet anlayışı, bireylerin birbirlerine dostça ve kardeşçe davranmalarına vesile olmuş, toplum hayatı güçlü bir dayanışma ruhu içinde şekillenmiştir.
Bu dönemde toplum, birlik ve beraberliğe dayalı örnek bir modele ulaşmıştır. Dostluk ve kardeşlik anlayışı öyle bir seviyeye erişmiştir ki, ihtiyaç içinde olan, aç veya sahipsiz tek bir fert dahi kalmamıştır. Kuran ahlakının beraberinde getirdiği sevgi ve velayet ruhu, tüm İslam toplumunda eksiksiz bir şekilde tecelli etmiştir.
Asr-ı Saadet’te yaşanan bu sevgi ve velayet anlayışını en güzel şekilde yansıtan örneklerden biri de, ahlakları Kuran’da örnek gösterilen “Evs” ve “Hazrec” kabileleridir. Medine’de -İslamiyet’ten önceki adıyla Yesrib’de- yaşayan Evs ve Hazrec, akraba olmalarına rağmen hiçbir şekilde anlaşamayan ve sık sık savaşan iki Arap kabilesiydi. Son büyük çatışmaları olan Buas Savaşı yaklaşık 120 yıl sürmüş ve her iki kabileden pek çok insan bu savaşlarda hayatını kaybetmişti. İslamiyet’in kabulü ile birlikte kabile üyeleri Müslüman olmuşlar, tüm kalpleriyle İslam ahlakını benimseyerek geçmişteki düşmanlıklarını bir kenara bırakmışlardı. Daha önce birbirlerine kin ve nefretle yaklaşan bu insanlar, imanla birlikte sevgi ve kardeşlik bağıyla birbirlerine sarılmışlardı. Allah, İslamiyet’i kabul ettikten sonra kardeş olan bu iki kavimden Kuran’da şöyle bahsetmiştir:
Sen yeryüzünde olan her şeyi toptan harcasan, yine de onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. (Enfal Suresi, 63)
Onlar ki inandılar, hicret ettiler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar ve onlar ki (yurtlarına göçenleri) barındırdılar ve yardım ettiler; işte onlar birbirlerinin velisi (dostu, koruyucusu)durlar... (Enfal Suresi, 72)
İslam’ı kabul ettikten sonra Peygamberimiz (sav)’i Medine’ye davet eden Evs ve Hazrec kabileleri Peygamberimiz (sav)’in şehre hicret etmesiyle birlikte “Ensar”, yani “yardım edenler” unvanı ile şereflendirilmişlerdi. Ensar, Medine’ye hicret eden Peygamber Efendimiz (sav)’e ve Muhacirlere öyle büyük bir ilgi ve alaka göstermişti ki, ahlakları herkeste hayranlık uyandırmıştı. Muhacirleri paylaşamıyorlar, onları evlerinde misafir etmek için kendi aralarında adeta yarışıyorlardı. Öyle ki en sonunda aralarında kura çekmek zorunda kalmışlardı. Bunun üzerine Ensar’dan her aile bir Muhacir’i evinde misafir etmişti. Ensar Müslümanlarının bu üstün derecedeki velilik vasıflarına Kuran’da şöyle değinilmiştir:
Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları (misafir ve Muhacirleri) kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. (Haşr Suresi, 9)
Ensar Müslümanları kısa sürede Muhacir kardeşlerini evlerine, işlerine, bağ ve bahçelerine de ortak etmişler, elde ettikleri tüm kazancı onlarla bölüşmüşlerdi. Kullanmadıkları arazileri kendi arzularıyla Peygamberimiz (sav)’e bağışlamışlar, arazilerin Muhacirler arasında bölüştürülmesini istemişlerdi. Ensar’ın bu güzel tavrı karşısında Muhacirlerin Peygamberimiz (sav)’e şöyle dedikleri rivayet edilmiştir:
“Ya RasulAllah! Biz şu Medineliler kadar hayırsever ve iyiliksever kimseler görmedik. Malı çok olan bol bol veriyor, az olan da bizzat yardımda bulunuyor. Medineliler bütün geçim masraflarımızı karşıladılar. Bizi mallarına ortak ettiler. Bütün sevabı alıp götürecekler diye korkuyoruz.”
Peygamberimiz (sav)’in ise buna karşılık şöyle buyurduğu söylenmektedir:
“Hayır, hayır! Onlara dua ettiğiniz, teşekkür edip onları takdir ettiğiniz müddetçe, siz de sevaba nail olursunuz.”
Cabir b. Abdillah’ın ise Ensar’ın ahlakı ile ilgili şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Medineliler hurmalarını topladıklarında paylaşma esnasında iki küme yaparlar, bir kümeye daha çok, diğer kümeye daha az hurma koyarlardı. Az olan tarafa hurma dallarını koyarak o tarafı çok gösterirlerdi. Medineliler Muhacir kardeşlerinin iki kümeden az olana talip olacaklarını, Medinelilere daha büyük kümeyi bırakacaklarını biliyorlardı. Muhacirlere: ‘Buyurun hangi kümeyi tercih ederseniz alın’, derlerdi. Muhacirler de büyük kümenin Ensar’a kalması için daha az görünen kümeyi aldıklarında gerçekte büyük küme Muhacirlere gitmiş olurdu. Hayber Fethi’ne kadar Ensar’ın bu güzel tavrı aynen devam etti.”
Ayrıca Ensar Müslümanlarından Sa’d b. Rebi’nin Muhacirler’den Abdurrahman b. Avf’a şöyle dediği rivayet olunmuştur:
“Kardeşim! İşte evim, yarısı senin! İşte mülküm, yarısı senin!”
Ensar halkında görülen bu candan misafirperverlik, hiç kuşku yok ki velayetin tarihteki en güzel uygulamalarından biridir. Uhud Savaşı’nda Peygamber Efendimiz (sav)’in etrafında pervane olup onu korumaya çalışanların birçoğunun da Ensar halkından oluştuğu bilinmektedir. Tüm bu güzel tutumlarından dolayı Peygamberimiz (sav)’in onlara karşı derin bir sevgi beslediği ve "Sizler bana insanların en sevimlilerindensiniz.” dediği belirtilmektedir. Kendi nefislerini bir kenara bırakarak kardeşlerinin nefislerini öncelikli gören ve tüm varlıklarını onlarla paylaşan Ensar’ın örnek tavırlarından Allah Kuran’da şöyle bahsetmiştir:

Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri zaruret içinde bulunsalar dahi onları öz canlarına tercih ederler. (Haşr Suresi, 9)
Bir başka ayette Allah hicret eden ve onlara yardımda bulunan Müslümanların birbirlerinin velisi olduklarına şöyle dikkat çekmiştir:
Gerçek şu ki iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Enfal Suresi, 72)
Öte yandan Peygamber Efendimiz (sav)’in öncülüğünde gerçekleştirilen “Kardeşlik Akdi”, yani “Muahat” ile Kureyşli bazı Müslümanların bazı azatlı kölelerle kardeş ilan edilmesi, daha sonra Medine’de Muhacirlerle Ensar’dan doksan kişinin biraraya getirilerek birbirleriyle ikişer ikişer kardeş ilan edilmeleri Asr-ı Saadet Müslümanları arasında velayet ruhunu daha da pekiştirmişti. Bu olayla birlikte tarihte ilk defa köleler hür kimselerle kardeş kabul ediliyordu. Örneğin Hz. Hamza Zeyd b. Harise ile, Ebu Ubeyde b. Cerrah Ebu Huzeyfe’nin azatlı kölesi Salim ile, Ubeyde b. Haris Bilal-i Habeşi ile kardeş olmuştu. Ensar’la Muhacirler arasında gerçekleştirilen kardeşlik sözleşmesinde ise Hz. Ebubekir’in Harice b. Zeyd ile, Hz. Ömer’in Utban b. Malik ile, Hz. Osman’ın Evs b. Sabit ile, Selman’ın Ebu’d-Derda ile kardeş oldular. Peygamber Efendimiz (sav) Hz. Ali’yi kendisine kardeş seçmiş ve ona: “Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin, ben de senin kardeşinim.” şeklinde buyurmuştu.
Tarihte çok büyük bir yere sahip olan Asr-ı Saadet Müslümanlarının en önemli özelliklerinden biri bütün müminleri canlarından bir parça gibi yakın görmeleri ve sevgi, şefkat, kardeşlik ve dayanışmaya dayalı bir toplum anlayışının öncülüğünü yapmış olmalarıdır. Bu derin imanlı, samimi Müslümanlar en zor şartlarda dahi kardeşlerini kendi nefislerinden öncelikli görmüşler, onların rahatını kendi rahatlarından üstün tutmuşlar, onlara karşı en güzel tavrı sergilemişler, en sevgi dolu hitaplarla onlara hitap etmişler, onlara karşı asla kin ve kıskançlık gütmemişler, sahip oldukları her şeyi onlarla paylaşmışlar, kısacası birbirlerine karşı velayetin tüm gereklerini içtenlikle yerine getirmişlerdir. Asr-ı Saadet Müslümanlarının güzel ahlakı Kuran’da şöyle övülmüştür:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
Kendileri ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimiz'den korkuyoruz." (İnsan Suresi, 8-10)
O dönemde vuku bulmuş bir savaşta yaşanan şu olay, Asr-ı Saadet Müslümanlarında tecelli eden üstün ahlakı anlamamız için çok önemli bir örnektir:
“Yermük Savaşı’nda Haris b. Hişam, İkrime b. Ebi Cehilve ve Süheyl b. Amr ağır yaralar alarak yere düştüler. Haris b. Hişam içmek için su istedi. Askerlerden biri ona su götürdü. İkrime’nin kendisine baktığını görünce: ‘Bu suyu kardeşim İkrime’ye götür.’ dedi. İkrime suyu alırken Süheyl’in kendine baktığını gördü, suyu içmeyerek: ‘Bu suyu götür, Süheyl kardeşime ver.’ dedi. Ağır yaralı oldukları halde her biri kardeşini kendisine tercih etmişti.”
Böylesine zorlu bir durumda dahi bir parça suyu birbirlerine ikram ederek güzel ahlakta yarışan Asr-ı Saadet Müslümanlarının üzerinde görülen velayet ahlakının, içinde bulunduğumuz devirde de tecelli etmesi, en büyük dualarımızdan biridir.
